SİNEMA FİLMLERİNDEKİ BÜTÜN DELİKLER, YARIKLAR VE ÇATLAKLAR ANA RAHMİ OLMAK ZORUNDA MI?/ "AAAAA! BU ADAM ÖLÜ MÜYMÜŞ?" BÜTÜN FİLM BOYUNCA NE YEMİŞSİN BİZİ BE SHYAMALAN./ ŞEHRİMİZDE FİLM FESTİVALİ OLDU DA, BİZ Mİ GİDİP İZLEYİP YORUM YAPMADIK./ ALLAH RIZASI İÇİN 'SÜRREALMOVİEZ' DAVETİYESİ VERECEK YOK MU?

16 Ekim 2014 Perşembe

Ek Villain/ Kötü Adam, Mohit Suri, Hindistan, 2014, Suç, Aşk, Dram


"Ek Villain/ Kötü Adam" bize iki adamın kişiliğinde iki farklı ve dramatik aşk hikayesini anlatıyor. Filmin hashtag/ tanıtım cümlesi de zaten buna gönderme yapıyor "There's one in every love story./ Her aşk hikayesinde bir kişi vardır." diyerek. Adamlardan biri, Amelie benzeri davranışları olan bir kadının (Aisha) "hayatını kurtarmaya" çalıştığı kötü adam (Guru); elbette filmde geriye dönüşlerle öğrendiğimiz bir aşk hikayesinin iki kahramanı Aisha ve Guru. Ancak bizim bu hikayeyi geriye dönüşlerle öğrenmemizin sebebi, daha filmin açılışında Aisha'nın bir seri katil tarafından öldürülmesi. Diğer aşk hikayesinin kahramanı ise Aisha'yı da öldüren seri katil Rakesh. Kendi karısına büyük bir aşkla bağlı olan Rakesh'in bu aşkı, aslında cinayet işlemesinin de sebebi (tam nedenini filme bırakıyoruz). Seri katil Rakesh'in filmin başında, elinde gerçekleştirilecek dileklerini yazdığı günlüğüyle gördüğümüz Aisha'yı öldürmesiyle içinde sürprizler barındıran acayip bir film ortaya çıkıyor. Bundan sonra bir yandan geridönüşlerde Guru-Aisha aşkının doğuşunu ve Guru'nun geçmişini öğrenirken, bir yandan da Guru'nun karısının katilini aramasını ve ondan intikam alışını seyrederiz filmde. Aslında film içinde pek de iyi insanlar barındırmayan (zira iyilerin hepsi ölüyor), aksine biri seri katil diğeri tetikçe iki kötü adamın intikam hikayesini anlatıyor. Elbette böyle olunca da ortalık bir yerden sonra kan gölüne dönüyor. Yine de geridönüşlerde gördüğümüz Amelie kılıklı Aisha'nın Polyanna'yı andıran ruh hali filme sıcaklık katmayı başarıyor. Filmin en can alıcı tarafı ise içinde barındırdığı küçük sürprizlerle seyirciyi sürekli şaşırtması. Üstelik bunu, artık twistlerini (şaşırtmaca) filmin sonunda vermeyi beceremeyip Sudaki Kız'da filmin içinde vermeye çalışan bir başka Hint yönetmen Shyamalan'dan çok daha başarılı yapıyor "EkVillain/ Kötü Adam". 
Senaryosuyla, kurgusuyla mutlaka seyredilmesi gereken bir #HintFilmi Ek Villain/ Kötü Adam...
                                         
                                                FRAGMAN                                IMDb

11 Ekim 2014 Cumartesi

The Signal/ Sinyal, William Eubank, ABD, 2014, Bilimkurgu, Macera


 Önceki filmi "Love/Aşk" ile başta Kubrick klasiği "2001: Space Odyssey/ 2001: Bir Uzay Macerası" olmak üzere bir seri bilim-kurgu klasiği filme saygı duruşu yapan ve bizi "duyguyu keşfetmek isteyen" makinelerin dünyasına götüren William Eubank, son filmi Sinyal'le çıtayı biraz daha yükselterek hem makinelere hem de uzaylılara selam veriyor bu sefer. Yine Aşk'daki gibi sade ve şiirsel bir anlatıma sahip olan film, iki üniversite öğrencisi hacker'ın bir kız arkadaşlarıyla beraber Nomad/Göçmen isimli bir hacker pirinden aldıkları çağrının peşinden gitmelerini anlatıyor. Üniversite birinci sınıf öğrencisi olan Nick ve Jonah bilişim teknolojisinde uzmanlaşmaya çalışmaktadır. Diğer yandan da hackerlık en büyük tutkularıdır. Nick'in kızarkadaşı Hailey, 1 yıllığına başka bir üniversitede okumaya gidecektir. Nick ve Jonah, onu yeni üniversitesine kendileri götürmeye karar verirler. Bunu yaparken de biraz gezme şansları olacaktır. İki kafadarın peşinde olan ve Göçmen lakabını kullanan bir hacker vardır. Ve yolculuk sırasında da onları rahat bırakmamakta kararlıdır. Nick ve Jonah, Göçmen'in yerini nihayet tespit eder. İkili, onu görmek için adeta yanıp tutuşmaktadır. Sonunda Göçmen ile çölde yüzleştiklerindeyse sonuç korkutucu olur. Nick, Jonah ve Hailey, uyandıklarında kendilerini bir tür hapishanede bulurlar. Buraya nasıl geldiklerini ya da neden tutsak olduklarını anlamaya çalışırlarken aslında çok daha büyük bir tablonun parçası olduklarını fark ederler. Film boyunca aşama aşama bu tablo bize de açık edilmesine rağmen asıl sürpriz hem bizi hem de Nick'i finalde beklemektedir. Finalde birden karşımıza çıkan o bir dakikalık sekans bir yandan film boyunca aklımızda yankı bulan sorulara cevap verirken bir yandan da bize 'neden şimdi burada bitti ki' dedirtmektedir. Zaten finaldeki sürpriziyle "Dark City/Gizemli Şehir"in finalini fazlasıyla anımsatan film, anlaşılıyor ki kurduğu uzaylı-makine ilişkisiyle de aslında Dark City'den feyz almaktadır. Dark City'de uzaylıların insanı insan yapan şeyi keşfetmek için kurdukları laboratuar-dünya söz konusuyken, Sinyal'de de bu dünya uzaylı teknolojisinin denendiği bir alana dönüşmüştür. Üstelik her iki filmde de baş kahramanımız finalde -gerçekliği saklayan-  duvarı yıkarak hakikate ermekte ve biz bunu her iki filmde de aynı açıdan görmekteyiz (sürprizi bozmamak için daha fazla detay vermiyoruz). Dolayısıyla nasıl ki "2001: Bir Uzay Macerası"nı seyretmeden "Love/Aşk"ı seyretmek filmi anlamanızı zorlaştıracaksa, "Dark City/ Gizemli Şehir"i seyretmeden de Sinyal'i seyretmek filmin özellikle finalini anlamanızı o kadar zorlaştıracaktır (NOT: Bu bir blogger ukalalığı değildir, her iki filmi de seyrederseniz ne demek istediğimizi daha iyi anlarsınız). Aslında finale kadar filmde ne olduğunu tam anlamakta zorlansanız da, veya hikayenin nasıl bir sona gideceğini çıkaramasanız da finaldeki son sahne herşeyi açıklamaya yetiyor... Yine tıpkı Dark City'deki gibi. 
Love/Aşk gibi sinemasal bağlantılar üzerine kurulu ve en sade şekilde çok şey anlatmayı başaran seyredilmesi gereken bir film Sinyal. 

NOT: Dark City/ Gizemli Şehir ve Sinyal filmlerinin final sahnelerinin ne kadar benzeştiğini görmek için buraya tıklayabilirsiniz. Ama film zevkiniz açısından bunu filmi seyrettikten sonra yapmanızı öneririz...
                                IMDb                             rottentomatoes                          metacritic

17 Eylül 2014 Çarşamba

Sinema Yazıları: Kapitalizm'in Sinema Salonları veya Sinema Salonları Kapitalist Bir Araç Olabilir Mi?

Ankaralılar bilir, çok değil bundan 22 yıl önce (bu benim üniversite öğrenciliğim zamanlarıma denk gelir) Ankara’nın en popüler sinema salonları arasında Metropol, Ankapol, Akün, Kızılırmak Sinemaları başta gelirdi. Bunlar bildiğiniz anlamda, yaşı 20 civarında olanların “bildiğiniz anlamda sinema salonları” lafından başka şey anlayacağı kesindir bu noktada çünkü onların zihnindeki sinema salonu kavramı kapitalizm tarafından yaratılan bir kavramdır, bir tek büyük salonu olan 300-400 kişilik salonlardı. Her hafta bir film oynar ve gene Cuma günleri film değişirdi. Sonra tekrar bir hafta aynı film gösterilirdi. Ancak şahlanan kapitalizm ve kapitalizmin başka bir yayılım aracı olarak Amerikan sinema sektörü Hollywood’un ürettiği filmlerin de sayısal olarak şahlanmasıyla beraber, kapitalizmin yayılmaya başladığı ülkelerde de “haftada bir film oynatma” politikası değişti. Tabii bunun için önce sinema salonlarının değişmesi gerekiyordu. Her hafta daha çok film oynatabilmek/ pazarlayabilmek için, daha çok sinema salonuna ihtiyaç vardı. Bunun üzerine önce Ankara’nın Metropol ve Ankapol gibi büyük ve tek salonlu sinemalarında olduğu gibi, o 500 kişilik salonlardan 100’er kişilik 5 salon çıkarıldı; hatta “cep sineması” adı altında bizim evdeki LCD’den biraz daha hallice perdelerin bulunduğu 50 kişilik salonlar bile yapıldı. Öyle ki bu salonlarda kolonların arkasına bile koltuk konup satışı yapıldı. Ardından özellikle yeni açılacak sinema salonlarının, Metropol, Ankapol, Kızılırmak, İstanbul’da da geçenlerde yıkılan Emek Sineması’nda olduğu gibi tek bir sinema binası olması yerine, bunların AVM’ler yani alış veriş merkezleri içerisinde yer alması sağlandı. Böylece sinemaya film izlemeye giden seyirciler, sinemadan önce veya sonra AVM’deki mağazalardan, marketten alış veriş yapmaya yani daha fazla para harcamaya yönlendirilmiş oldu. Hatta filmden önce sinemanın fuayesindeki büfeden patlamış mısır veya içecek vs. almak isterseniz, bu size dışarıdakinden 2 kat daha fazla fiyata satılacaktır. Bu da haftada bir veya hatta ayda bir sinema salonuna giden seyirciyi sömürmenin bir başka yöntemidir…
Ardından "teknolojik birer gelişme olarak" Dolby Digital ses kaydıyla ekranda gördüğümüz görüntülerin sesleri bangır bangır beynimizin içine sokulmaya başladı; elbette bu ses sistemi bizi gerçek dünyadan koparmanın ilk adımıydı. Tıpkı yolda yürürken kulaklıkla MP3 -o da artık cep telefonuna eklendi- dinleyen bir insanın etrafındaki diğer seslerden kendini soyutlayarak, onlara karşı kayıtsızlaşması gibi bir etki yapıyordu bu ses sistemi sinemaya gelen seyircide. Ardından 3D ve IMAX gibi teknolojiler eklendi sinemaya ve böylece seyircinin bu teknolojilerle birlikte sayısı daha da artan fantastik filmlerin dünyasına "neredeyse içindeymişçesine" girmesi sağlanıp 2 bazan 3 saat boyunca gerçeklikten iyice koparılmaya başlandı. Elbette bu durum seyirci üzerinde bir uyuşturucu etkisi yapmaya başladı ve gerçek dünyadan sıkıldığını, baskısı altında ezildiğini hissetmeye başladığı an bununla savaşmak yerine sinemaya giderek kendisini başka bir dünyaya atıp, 120 dakika da olsa gerçeklikten kaçıp kurtulmayı tercih etti. İşte bu tür sinema seyircisi Gezi olayları sırasında da devrim yapmak yerine elinde şarap şişesiyle poz vermeyi seçti ve Gezi gündelik yaşantımızın içindeki fantastik bir an olarak yaşandı ve yer etti zihnimizde.
Bu açıdan bakıldığında sinema salonları aslında bir anlamda "Platon'un mağara kuramı"ndaki gibi işlev görürler. Duvara yansıtılan hareketli resimlerle bize yeni bir gerçeklik yansıtılır; öyle ki bu gerçeklikte bir kötü adam olarak Erol Taş'tan öldüresiye nefret ederiz veya kahramanımız başroldeki genç kadını kurtarınca salonu alkış ve ıslığa boğarız, keza kahraman filmin sonunda ölünce gözyaşlarımızı tutamayız. Eğer bir insanı, Platon'un mağara kuramındakine benzer şekilde, doğduğu andan itibaren sürekli bir filmin oynadığı sinema salonunda tutarsanız seyrettikleri onun tek gerçekliği olacaktır. İşte 3D ve IMAX teknolojileri bu duygusal etkileşimi bir kaç basamak daha öteye taşıyarak, sanki biz o film içine ve o sinema salonunda doğmuşuz gibi, artık bizim o duvara yansıyan görüntünün bir parçası olmamızı veya öyle hissetmemizi sağlamışlardır. Tabii bunların hepsi bizim daha iyi film seyretmemiz için değil, kapitalizmin daha çok kazanması için yapılmaktadır.
Ayrıca yukarıda andığım Ankara’daki sinema salonları içerisinde sadece Akün Sineması bu teslimiyete karşı çıkmış, ancak diğer çok salonlu, 3D'li sinemaların kazancı karşısında ayakta duramayarak bir tiyatro sahnesine dönüşmüştür. Bunu da belirtelim dedik...
Öyle anlaşılıyor ki, sinema salonlarımızın şeklini de kapitalizm belirlemekte ve bunu bir sömürü aracı olarak kullanmaktadır…

NOT: Zaman zaman yazı edit edilecektir. Bu ilk kusmadır... Takip etmeye devam ediniz.

12 Temmuz 2014 Cumartesi

ARAYAN BULUR: "V For Vendetta'nın Gerçek Yüzü"

Biliyorsunuz "Arayan Bulur" başlığımız, kişilerin arama motoru Google'da arayıp da Google'un da o kelime için kişiyi bizim blogumuza yönlendirdiği, ama hiçbir şey bulamayıp geri döndüğü kelimeleri bir dahaki aramasında geri dönmesin diye açıklamayı amaçlamaktadır. Daha önce "Gözlük takıp görülen uzaylı filmi" arama cümlesi ile başlattığımız bu başlık, "V For Vendetta'nın Gerçek Yüzü" ile devam ediyor. Zira "V For Vendetta" filmi boyunca maskeyle dolaşan kahramanımız V.'nin gerçek yüzü ya da maskenin altındaki yüzü herkese dert olmuş durumda, Google'da o kadar çok aratılıyor ki şaşarsınız.
"Remember, remember, the fifth of november!"
"V for Vendetta"daki maskeli kahramanımız "V." film boyunca yüzünde bir Guy Fawkes maskesi ile dolaşır ve film boyunca maskeyi yüzünden hiç çıkarmaz. Daha doğrusu film süresince sadece bir kere çıkarır maskeyi, ama onda da gene yüzünü değil maskeyi görürüz. Maske dışında, V'nin başına taktığı bir uzun peruk ve son olarak da kostümünün tamamlayıcısı bir püriten şapkası vardır. Yani başındaki her bölge hiçbir yer görünmeyecek şekilde kapatılmış olur bu şekilde. Aynı şekilde bedeninin başka bir yerinde de tenine dair bir açıklık göremeyiz, ellerinde sürekli hiç çıkmayan bir eldiven vardır. Aslında ellerini bir sahnede kısa bir an görürüz (Evey'e yemek yaptığı ve Evey'nin sessizce arkadan geldiği sahne) ve gördüğümüz kadarıyla tamamen yanık iziyle kaplıdır elleri. Ancak Evey de gördüğü için hemen tekrar giyer eldivenlerini.
Film boyunca V'nin geçmişine ait çok fazla bilgi verilmez bize, V ile ilgili olarak verilen bilgilerin çoğu aslında yaşadığı toplumun da başına gelen ve iktidara yerleşen faşist yönetimin sebep olduğu şeylerdir. Filmin V'nin geçmişiyle ilgili bir geridönüş/flashback sahnesinde faşist iktidarın homoseksüelleri, beyaz ırktan olmayanları, Hıristiyan olmayan ve diğer ezilmişleri topladığı Larkhill'deki kampı görürüz. Burada insanlara işkence edilerek çeşitli ilaç deneylerinde kullanılmaktadırlar (V'nin acıya karşı o insanüstü dayanıklılığının sebebi de buradaki deneylerdir). V de işte bunların arasındadır, kimbilir belki önümüzden sıra sıra geçen insanlardan biridir? Bilemiyoruz. Bildiğimiz tek şey kendisinin 5 numaralı hücrede kaldığıdır; ancak hücresinin kapısında 5 rakamının Latince karşılığı vardır, yani "V". Bir gece Larkhill'de büyük bir yangın çıkar veya çıkartılır(!). Yangın sırasında 5 numaralı hücreden bir adam çıkar, her tarafı/bütün bedeni yanmış, teni erimiştir, ama asla dik duruşunu bozmaz, sanki hiç acı çekmiyor gibidir. İşte bu kişi, tenini kaybetse de tinini küllerinden yeniden doğuran "V"dir... Tıpkı Nazım'ın dizelerinde dediği gibi; "Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa."
"Sen yanmasan? Ben yanmasam? Biz Yanmasak? Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?"
Yani, V'nin görsel olarak, tensel olarak bir yüzü yoktur; yangın sırasında tamamen yanmıştır. Ancak o bunu kendi lehine çevirmiş, intikamın ve toplumun sembolüne dönüşmüştür. Çünkü maskenin altındaki yüzün hiçbir önemi yoktur; onu, sen de ben de takabiliriz. Hatta V'den sonra maskeyi Evey takarak ona bir nevi ölümsüzlük kazandırır. Artık "V" bir kişi değil, ölümsüz bir kavrama dönüşmüştür. Zira Evey'den sonra da onu başka biri takacaktır- filmde değilse bile çizgi romanda böyle (Burada Kızılmaske çizgi romanını hatırlayın. Onun da yüzünü sadece ailesi görebilirdi. Çünkü yerlilerin "Ölümsüz Ruh" dedikleri Kızılmaske yüzlerce yıldır yaşamaktaydı. Ama aslında olan maskenin babadan oğula geçtiğiydi, yüzünü kimse görmediği için hekes onu ölümsüz sanıyordu.).
"V"nin de dediği gibi;
"Bu maskenin altındaki et ve kemiklerden oluşan yüz, benim benliğime ait değil."
"Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var, ve fikirler kurşun geçirmez!"
İşte bu da "V" maskesinin ardındaki gerçek oyuncu: Hugo Weaving.

3 Temmuz 2014 Perşembe

PINTU TERLARANG aka. FORBIDDEN DOOR/ Yasak Kapı, Joko Anwar, Endonezya, 2009, Gerilim, Gizem


Gizemini finale kadar koruyan ve son on dakikasında ekranı kanla kırmızıya boyamasıyla tam Tarantino'luk film dedirten, sonunda ise Shyamalan'a rahmet okutacak derecede bize ters köşe yaptıran nevi şahsına münhasır bir Endonezya filmi var karşımızda. Konusu ve senaryosuyla neresinden tutsak elimizde kalacağından ve bir sürpriz bozan (spoiler) açık etmeden konuyu anlatamayacağımızdan en baştan sizi uyaralım. Ancak kesinlikle final sürprizine ilişkin bir ipucumuz olmayacak yazıda en azından onun garantisini verelim. 
Gambir hamile kadın heykelleri yapan bir heykeltraştır. Yaptığı bu heykeller ilginç bir şekilde insanlar tarafından çok beğenilmekte ve hem kendisini hem de galericisini zengin etmektedir. Başta bu heykeller olmak üzere filmdeki her şeyin aslında bir sırrı var, ama en azından heykellerin sırrını öğrenmek için fazla beklemiyorsunuz. Asıl çözülmesi gereken sır, Gambir bu heykelleri yapmaya başlayıp Talyda ile evlendikten sonra ortaya çıkıyor. Düğünden sonra, planlarını Talyda'nın çizdiği ve Talyda'nın mimar babasının da inşa ettiği eve taşınan Gambir, bir gün çalan kapıya bakmaya gittiğinde kapıda hiç kimseyi bulamaz. Ama eşikte  "Yardım Et" yazan bir yazı vardır. Bu andan sonra "Yardım Et" yazısı her yerde karşısına çıkmaya başlar Gambir'in. Önce tesadüf olabileceğini düşünse de sonradan bir de "Yardım Et" diye fısıldayan sekiz yaşındaki bir çocuğun görüntüsü musallat olur Gambir'e. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, bir de evindeki atölyesinde çalışırken tesadüf eseri atölyesindeki büyük dolabın arkasına gizlenmiş, asma kilitli kırmızı bir kapı bulur Gambir. Tam kapıyı açmak için baltayla girişmek üzereyken Talyda gelir ve "Sakın açma Gambir" der, "O kapıyı sakın açma.". Gambir onu dinler ve kapyı açmaktan vazgeçer; kapıyı da bu sefer önüne bir göz resmi asarak saklar ve filmin finaline kadar kapının varlığını unutur. Daha sonra kendisinden yardım isteyen çocuğu aramaya devam eder ve çevresinde görmeye devam ettiği "Yardım et" yazılarından birine eşlik eden "Herosase" yazısı onu aynı isimli çok özel ve gizli bir kulübe götürür. Bir arkadaşının aracılığı ile üye olduğu kulübün tek şartı vardır "Ne olursa olsun hiç soru sormamak.". Çünkü bu kulüpte üyeler özel odalardaki TV'lerden şehirdeki evlere yerleştirilmiş gizli kameralar aracılığı ile bir nevi "reality şov" izlemektedirler. Kendilerine verilen menüden istedikleri kişiyi/konuyu seçerek onun kanalından her şeyi izlemektedirler. Gambir ise burada bir "tesadüf" sonucu kendisinden yardım isteyen çocuğun görüntülerini görür: Çocuğa anne ve babası tarafından baskı ve şiddet uygulanmaktadır görüntülerde...
Evet, bundan ötesi sürpriz bozanını açık etmek olacağından fazla detaya girmiyoruz konuyla ilgili, ama filmi izleyince göreceksiniz ki yönetmen/senarist Joko Anwar, senaryo olarak Shyamalan'a ve filmdeki "şifreler"le de ünlü dizi "Lost"un yapımcısı ve yaratıcısı J. J. Abrams'a rahmet okutacak nitelikte. Bu şifrelerle Joko Anwar yabancı forumlarda çoktan Yahudi/Siyonist damgasını yemiş bile. Biz de özellikle filmi seyredecekler için bunlardan bazılarını size gösterelim dedik:
1. 42651378
1. 42651378: Lost'tan aşina olduğumuz sayısal bilmeceler burada da söz konusu. Gambir'in üye olmak için gittiği "Herosase" isimli kulübün müdürü Ibu Mona'nın kapısında görülen rakamlar, 42651378... Bu rakamlar aslında bir anagram olan kulübün adı "Herosase"yi gerçek anlamına dönüştürmek için kullanılan rakamlar. Şöyle ki,
Önce Herosase'deki harfleri sayısal olarak işaretliyoruz:
H  E  R O  S  A  S  E
                                                                   1  2  3  4   5  6   7  8
sonra da bize verilen rakamlardaki gibi harfleri sıralıyoruz:
                                                                  4  2  6  5  1  3  7  8
                                                                  S  E A  H  O R S  E  
böylece anagramı yapılan kelime Seahorse/ Denizatı ortaya çıkıyor. Denizatı ise çok geniş anlamları olan bir kelime ve hayvan. Mesela denizatı uzak doğuda iktidarsızlığın tedavisinde kullanılıyormuş, ki kahramanımız Gambir'in de böyle bir sorunu var. Kunopegos isimli Denizatı şeklinde tasvir edilen bir düşmüş melek de var mitoloji de, ki bu tanım Gambir'e çok uyuyor. Ayrıca denizatlarında erkeklerin hamile kalıp doğum yapması gibi mucizevi ve doğanın kendi düzenine ters bir üreme şekilleri söz konusu ki bu da Gambir'le yakından alakalı bir durum sayılır.
2. Pin-up reklamları
2. Pin-Up Reklamlar: Filmde bir kaç kere karşımıza çıkan ve daha çok 1950'lerin ABD'sinde görülen "pin-up" kızlarından birinin olduğu reklam panoları. Dikkat ederseniz her ikisi de subliminal bir slogan içermekte ve sözde daha mutlu ve düzenli bir yaşam düşüncesini empoze etmektedirler. Sağdaki kırmızı panoda "BE A GOOD WIFE. GET A JOB" yazmakta; yani "İyi bir eş olun. Bir iş edinin." demekte. Soldaki yeşil panoda ise "WELCOME TO THE SMILING LAND" yazmakta, yani "Gülen yüzler ülkesine hoşgeldiniz." demekte ve genelde de panodaki reklam figürlerinden kadınların hedef alındığını görmekteyiz. Ancak filmin finalinde görüyoruz ki bu panolar tamamen yalan. Üstelik panoların ne kadar sıcak renkler içerdiğine de dikkat edin...
3. Ra'nın Gözü veya Tek Göz
3. Ra'nın Gözü veya Tek Göz: İşte yabancı forumlarda Joko Anwar'a mason etiketinin yapıştırılmasının nedenlerinden bir tanesi. Artık hepimizin başta amerikan doları üzerindeki piramitte yer alan "tek göz"den ve bir çok İlluminati simgesinden aşina olduğumuz göz simgesi burada da karşımıza çıkıyor. Gambir'in atölyesinde bulduğu kırmızı kapıyı saklamak için üzerine astığı tabloda bir "tek göz" resmi yer almakta. Her ne kadar bir çok forumda bu masonik veya büyüsel bir simge olarak yorumlansa da, biz bunu asıldığı yeri de göz önünde bulundurarak, Gambir'in içsel gözü veya üçüncü gözü olarak yorumluyoruz. Zira gözden önce kapıyı büyük bir dolap saklıyor ve hepimiz eninde sonunda çocukluğumuzda dolapların içinden çıkacak bir canavar beklemişizdir. Burada ise canavar dolabın ardından geliyor. Ya da en kötü ihtimalle röntgenciliğe doymayan "Big Brother"ın gözü de olabilir. Sonuçta şehirdeki her evde bulunan gizli kameralarla insanlar birbirlerini izliyorlar. Tabii bu küçük bir hücrenin gözetleme deliğinden sizi gözleyen birisinin de gözü olabilir.

4. Pergel ve Gönye
4. Pergel ve Gönye: Her şeye rağmen Joko Anwar'ı mason etiketinden kurtaramıyoruz. Gambir'in Herosase'de seyrettiği TV'nin bekleme sinyali olarak karşımıza masonluğun en büyük ve yaygın sembollerinden biri çıkıyor: Pergel ve gönye. Eğer dikkat ederseniz aynı semboller filmin afişinde de arka fon olarak kullanılmış. Henüz seyretmesek de Anwar'ın önceki filmi "Dead Time: Kala"da da bu tür masonik ve büyüsel simgeler sıkça kullanılmış.
5. Modus & Anomali
5. Modus & Anomali: Filmdeki gizemli kulüp "Herosase", Modus ve Anomali sokaklarının kesiştiği köşede yer almaktadır. "Modus", alışkanlık haline gelmiş davranış anlamındayken, "Anomali" de sıradışılık, anormallik anlamına gelmektedir (Matrix'i hatırlayın, Neo bir anomaliydi). Bu durumda Herosase de, pin-up reklamlarıyla düzenli bir yaşam fikri empoze edilen insanların sıradan hayatlarını biraz da olsa sıradanlıktan kurtarmak için gittiği bir yer haline gelmektedir. İşin ilginç tarafı "Modus & Anomali", Anwar'ın bir sonraki film projesi olarak karşımıza çıkmaktadır. 

6. Kader Çarkı
6. Kader Çarkı: Gambir, Herosase'ye üye olup TV izlemek için ilk odaya çıkışında kamera onun merdivenleri çıkışını aşağıdan çeker. Spiral şeklinde yukarı doğru tırmanan merdivenlerin tepesinde bir çark göze çarpar. Bu antik dönemden beri hep aynı şekilde tasvir edilen "kader çarkı"dır aslında. Gambir merdivenleri çıktıkça kendi kaderine doğru yol almaktadır ve sonunda bu kaderin ne kadar oyunbaz olduğunu görecek ve çarkın dişlileri arasında ezilecektir... 

Son  olarak, bir şifre yerine geçer mi bilemiyoruz ama filmin afişi 2007 yapımı "Los Chronocrimenes aka. Timecrimes/ Zaman Suçları" ve 2009 yapımı "Triangle/ Üçgen" filmleri ile inanılmaz derecede benzeşiyor. Her ne kadar Pintu Terlarang, konu olarak neredeyse aynı olan diğer iki filme uzaktan bir selam dursa da sonuç olarak her üç filmde de "maske"yle kendini diğerinden veya diğerlerinden saklama olayı mevcut. Çünkü maskenin ardında ne olduğunu bilmek herkes için zararlı olabilir.
Eninde sonunda hepimizin var bir gizlisi saklısı...

İşte böyle kafa karıştırıcı simgelerle dolu bir film Pintu Terlarang ve sonuna kadar seyredilmeyi hak ederken, yönetmen ve senaristi Joko Anwar da takip edilmeyi hak ediyor. Hollywood onun senaryolarını alıp, içine etmeden önce, bütün ön yargılarınızı bir kenara koyup (hani Endonezya filmi olması size pek cazip gelmeyebilir) gidin ve seyredin onun filmlerini...
"-Ama biri senden bir kapıyı açmamanı isterse o kapıyı hiç açma.
- Kapı mı? Ne kapısı peder?
- Yasak kapı. Herkesin vardır.
- O olduğunu nereden bileceğim?
- Açana kadar bilemezsin!"
(Sizce de biraz Schrödinger'in Kedisi'ni hatırlatmadı mı? Kutuyu açarsan kedi ölür, açmazsan orada olduğunu bile bilemezsin, ama kedi yaşamaya devam eder...)
"I see dead people"... Ölü insanlar görüyorum, ama zaten hiçbiri gerçekten yaşamamışlardı!
                                        Pintu Terlarang             IMDb              rotten tomatoes

29 Haziran 2014 Pazar

LOS ULTIMOS DIAS/ Dünyanın Son Günleri, David Pastor, Àlex Pastor, İspanya, 2013, Bilim-Kurgu, Macera

Bir yanardağ patlamasıyla dünyanın atmosferine yoğun miktarda kül yayılır ve bu küllerle birlikte yeryüzünün derinliklerinden gelen bir virüs de insanlığı kısa sürede etkisi altına alır. Ya da, filmdeki bilim adamlarının birdenbire ve sebepsizce ortaya çıkan ve kısa sürede tüm dünyayı etkisi altına alan bir "salgın hastalığın" sebebini, çok da bilinçli olmadan, salgınla eş zamanlı olarak gerçekleşen bu yanardağ patlamasına bağlarken yaptıkları açıklama budur. Aslında filmde karşımıza çıkan salgın hastalık bizim birer seyirci olarak çok da yabancısı olmadığımız türde bir salgın. Daha önce "sebepsizce ortaya çıkarak tüm dünyayı etkileyen metafiziksel salgın" örneklerini Shyamalan'ın "Happening/ Mistik Olay" filmiyle başlayıp "Blindness/ Körlük" ve "Fin/ Dünyanın Sonu" ile devam eden süreçte sinemalarda izlemiştik. Happening'de sebepsizce birdenbire delirerek intihar eden insanlar varken, Körlük'de ise birdenbire sebepsizce körleşen insanlar vardı (yalnız bu siyah bir körlük değil beyaz bir körlüktü. Görme yetisini kaybedenler bembeyaz bir boşluk görüyorlardı -gerçi körlerin siyah bir boşluk gördüklerini nereden biliyoruz ki?). Fin/ Dünyanın Sonu'nda da insanlar birdenbire ve sebepsizce ortadan yok oluyorlardı. "Los Ultimos Dias/ Dünyanın Son Günleri"nde ise "Panik" adı verilen hastalığın etkisiyle insanlar birdenbire ve sebepsizce bir "agorafobi"ye kapılıp, evlerinden, işyerlerinden dışarı çıkamaz hale geliyorlar. İnsanlar hastalığa yakalandıklarında neredeyse hayatlarının geri kalanını da orada geçirmek zorunda kalıyorlar. Dışarı çıkmayı denediklerinde ise ölümle sonuçlanan bir panik-atak krizi geçiriyorlar; filmin özellikle bu sahnelerinde panik-atak sahibi seyirciler kriz anlarının ne kadar gerçekçi ifade edildiğini çok iyi anlayacaklardır. İnsanlar gökdelenlerde, iş merkezlerinde, AVM'lerde, metro duraklarında, evlerinde hapi kalmış şekilde yaşamlarını devam ettirirken; iyi organize olmuş gruplar hayatta kalıp su ve yiyecek sıkıntısı çekmezken, organize olamayan gruplar ise açlık ve susuzlukla karşı karşıya kalıp su ve yiyecek için savaşmaktadırlar. Kimi gruplar da hapis kaldıkları binaların bodrumlarından metro tünellerine yeni tüneller açarak, şehir de ve binalar arasında dolaşabilmektedirler.
Yoksa doğa filmler aracılığıyla bize bir mesaj mı vermeye çalışıyor?
Hastalığa yakalandığında iş yerinde olan kahramanımız Marc da bu tünel kazan gruplardan birindedir ve metro tünellerine çıkıp hamile sevgilisine ulaşmayı amaçlamaktadır. Kazdıkları tünel metroyla birleştiğinde yatalak babasının yattığı hastaneye gitmek isteyen ve bir GPS'i olan Enrique ile iş birliği yapar. Film bir yandan onların yer altındaki yolculuklarını, karşılaştıkları yozlaşmış grupları anlatırken, bir yandan da geri dönüşlerle salgın öncesi hayatlarını ve salgının nasıl başladığını anlatmaktadır. Salgının başlarında panik- atağa dayanamayan insanlar tıpkı Happening'de olduğu gibi intihar etmektedirler, hatta arabada olmaları da onları panik-ataktan koruyamamakta ve kaza yapmaktadırlar. Salgının etkisi olan panik-ataktan korunmanın tek yolu tamamen camdan da olsa bir "mekanda" bulunmaktır. Bu da aslında günümüz modern insanın en büyük hastalığıdır: Kendisini camdan da olsa dört duvarla sınırlandırmak, şehirlerini dört duvar oluşturacak şekilde yüksek betonarme gökdelenlerle, binalarla çevirmek ve kendisini doğadan uzaklaştırmak. Film de bunu vurgularcasına hep cam kaplı yüksek binalara odaklanır, ortada doğaya ait bir tek belirti göremezsiniz. Filme hakim olan metalik-mavi renklerde doğanın canlı renkleri adeta soyutlanmıştır. Doğanın canlı renkleri sadece Marc'ın sevgilisini gördüğü hayallerinde karşımıza çıkar. Aslında bu da bize filmdeki salgının sebebini açıklamaktadır. Tıpkı yukarıda kısaca değindiğimiz üç filmdeki gibi, doğa kendisini dışlayan, diktiği yüksek duvarlarla kendisini bir parçası olduğu doğadan soyutlayan insanlıktan intikam almaktadır. "-Ne kaldı Marc?" diye sorar filmin bir sahnesinde Enrique, ve ekler "-Zaten biteli çok olmuştu!". Çünkü insanoğlu uzun süredir doğadan kopuk olarak yaşamaktadır, Enrique ise cebinde sağdan soldan topladığı tohumları taşımaktadır doğaya borcunu ödemek için. Salgının en ilginç noktası ise, salgın henüz dünyayı tamamen etkisi altına almamışken aslında ilkel kabilelerin bu hastalığa karşı bir tür bağışıklıkları olduğunun anlaşılmasıdır. Çünkü bu ilkel kabileler doğaya saygılı, onun hayatlarındaki yerini ve önemini bilen, kendilerini yüksek duvarlarla sınırlandırmayan, doğayla içiçe yaşayan insanlardır; kendisini sürekli bir mekan içerisine yerleştirmeye çalışan ve ancak bir mekanla ve mekanda varolabileceğini sanan modern insanın aksine. Filmin bir sahnesinde Marc ve Enrique sığındıkları kilisede bir ayıyla karşılaşırlar ve onu öldürmek zorunda kalırlar. Bu sırada ayının boynundaki madalyonu görüp kahkaha krizine tutulurlar. Ayının madalyonunda "Zoo Barcelona/Barselona Hayvanat Bahçesi" yazmaktadır; ayı oraya yürüyerek ve serbestçe gelmiştir, kendileri ise şimdi gerçekten bir Barselona Hayvanat Bahçesi olan, beton duvarlar arasında hapistirler. Evet, insanlar dışarıya çıkamasa da hayvanlar özgürce gezmektedirler artık dışarda. 
Finalde hamile sevgilisini bulan Marc'ın karşısında çok büyük bir sorun vardır. Metro tüneli sadece sevgilisinin bulunduğu binanın karşısındaki binaya kadar gelmektedir. Tünelin ötesi tıkanmıştır, tıpkı o anda Marc'ın da tıkandığı gibi. Karşı binaya geçebilmesi için tek seçeneği vardır, dışarı çıkmak... Enrique'nin ona verdiği doğanın yeniden dirilişi ve doğayla yeniden iş birliği yapmak anlamına gelen tohumları da cebine koyan Mark, belki de tohumları taşıdığı için doğanın ona acıması/ bir şans daha vermesi nedeniyle, sonunda karşıya geçmeyi başarır. Yıllar sonra, onları hem çocukları doğmuş hem de bir serada tohumları yetiştirir olarak görürüz. Dünyadaki bütün betonarme binalar doğanın özgürce büyümesi sonucu yeşil dallarla kaplanmış ve adeta doğa tarafından o kötü renkleri ve biçimleri silinmiştir. 
Üstelik yeni doğan çocuklarda artık Panik hastalığının etkileri de görülmemekte ve dışarı çıkabilmektedirler.
Aslında doğa insanlığı formatlamıştır. Anne babaları eski/kötü nesil olarak binalar içinde yok olacakken, onlar korkusuzca dışarda dolaşıp doğayla barışık yeni bir dünya kuracaklardır...
Özellikle ülkemizdeki şartları ve iktidar politikalarını göz önünde bulunduracak olursak mutlaka izlenmesi gereken bir film Dünyanın Son Günleri. Özellikle Mistik Olay, Körlük ve Dünyanın Sonu'nun dahil olduğu kategorinin en iyi filmi olduğunu da belirtelim.
"-Ne yani artık lağımlarda mı yaşayacağız?"
Gözlük ve pencere camları tarafından filtrelenmeden gelecek olan güneş ışınlarına hazır mısın Marc?

27 Haziran 2014 Cuma

FİLMSEL KAVRAMLAR: "Standart Lineer Programlama" (Order of Chaos/ Kaos Düzeni, Vince Vieluf, ABD, 2010)

Order of Chaos veya Kaos Düzeni, subliminal (bilinçaltının en derinlerine hitap eden) mesajlar içeren bir film. Gayet düzenli hayatı olan bir beyaz yakalının hayatının nasıl bir kaosa sürüklendiğini anlatan film boyunca, arka sahnede bir duvar yazısı, son dakika haberi, radyo konuşması vs. şeklinde öndeki sahneye eşlik eden bir mesaj verilmekte. Aşağıdaki metin de, kahramanımız işinden kovulmasının ardından arabasının içinde hezeyan geçirirken arkada araba radyosundan yükselen bir konuşma. Bir "Komplo Teorisi" niteliği taşıyan konuşmanın içeriği aslında bize çok da uzak değil. Arap Baharı, Turuncu Devrimler ve bizdeki #Gezi olaylarının yanı sıra Ortadoğu'daki karışık durumun da bir nevi sebebini anlatıyor bize. İşte "Standart Lineer Programlama":

"... daha çok kimyasal silah kullanımı, halka ve dünyaya açıklamalarını işte böyle yapıyorlar. Bu sonuca nasıl vardılar ya da bu senaryolar için milyonlar ödenen düşünce kuruluşları bunu nasıl hayal edebildiler bilmiyorum. Şöyle devam ediyor, beyne monte edilen bilgi yongaları, elektromanyetik atım silahları. Orta sınıf artık devrimci oluyor, Marksist proletaryanın görevini onlar üstleniyor. Ortadoğu'daki ülkelerin nüfusları %132 oranında artarken, doğurganlık düştükçe Avrupa'nın nüfusu da düşüyor. Hızlı kalabalıklar. Hızlı kalabalıklar, bunlar hızla ortaya çıkan gruplardır. Bunlar bazan suç grupları tarafından ya da terörist gruplar tarafından organize edilebiliyorlar. Şimdi, şu pragrafın üzerinden bir daha geçelim. Dediğim gibi halka işte bu şekilde sunuluyor. Bu, Standart Lineer Programlama. Ve size bir taraftan bu sonuçlara nasıl vardığını açıklamadan korku vermeye çalışırken..." (Radyo burada kapanıyor)

Bu durumda, yukarıdaki konuşmaya göre "Standart Lineer Programlama", insanları korkuyla tehdit ederek onları önceden belirlenmiş seçimleri yapmaya yönlendirmek anlamına geliyor. Tabii insanlar yaptıkları bu seçimlerin kendilerinin seçimi olduğunu düşünmesine rağmen, aslında bu sadece bir toplumsal programlamadır. Konuşmanın başında geçen kimyasal silah kullanımı veya bir ülkenin nükleer silahlara sahip olduğu söylenceleri hep toplum üzerinde korku yaratmayı ve taraflar oluşturmayı amaçlamaktadır. ABD, Irak'a müdahale ederken Saddam'ın nükleer silahlara sahip olduğu söylencesini yaymıştı, bir süre önce Suriye'de sivillere karşı kimyasal silah kullanıldığı söylenceleri ortaya çıkınca sözde Esad'a karşı savaşan ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) kimyasalları Esad'ın kullandığını, Esad da ÖSO'nun kullandığını savunmuştu. Dünyada ise AKP gibi Esad'ın devrilmesini isteyenler kimyasalları Esad'ın kullandığını, Esad'ın devrilmesini istemeyenler ise ÖSO'nun kullandığını savunmuşlardı. Sonuçta hem Suriye hem de dünya nezdinde iki taraf oluşturulurken; gerçekte kimyasal silah kullanıldı mı, kullanıldıysa kim kullandı soruları cevapsız kalmıştı. Çünkü önemli olan sadece söylencenin ortaya atılıp yayılmasıydı, gerçekle kimse ilgilenmiyordu. Peki bu senaryoları kimler hazırlayıp yürürlüğe koyuyorlardı? Elbette konuşmada sözü geçen ve hükümetler tarafından milyonlar ödenen düşünce kuruluşları, ki bunlar her ülkede Sivil Toplum Kuruluşu olarak faaliyet göstermektedirler. Bunların en ünlüsü George Soros'un kurmuş olduğu Açık Toplum Enstitüsü'dür. Bu kuruluş, 2000 yılında Sırbistan'da Slobodan Miloseviç'i deviren ve Sırp demokratik gençlik hareketi olan OTPOR aracılığı ile Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna, Belarus ve Venezuella'da hükümetleri devirerek, son olarak Arap Baharı'nın yaşandığı ülkelerde bu hareketi başlatmıştır (NOT: Soros verdiği bir demeçte, Gürcistan'da 2003 yılında gerçekleşen Kadife Devrimi'ni mali olarak desteklediğini açıklamıştır). Yine bir başka düşünce kuruluşu da ödeneğini her yıl Dışişleri Bakanlığı aracılığı ile ABD Kongresi'nden alan NED'dir. Adı, "National Endowment for Demokracy/ Ulusal Demokrasi Fonu"'nun kısaltması olan NED, 1983'te Sovyetler Birliği yıkılmadan önce hem birlik içinde hem de çevre ülkelerde anti-komünizm ve anti-sovyetizm faaliyetlerini finanse etmek için kurulmuştur. Aslında kuruluş amacı bile NED'in komünist doğu blokuna karşı, demokrasi kisvesi adı altında kapitalist batıyı savunduğunu ve ona hizmet ettiğini  açıkça göstermektedir. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra ise NED, OTPOR ve daha sonra OTPOR elemanları tarafından kurulan CANVAS gibi örgütleri finanse ederek, ABD çıkarlarına uygun olarak istenmeyen hükümetlere karşı şiddet içermeyen sivil itaatsizlik eylemlerini hayata geçirmektedir. Gündemle de alakalı olarak son bir örnek de ABD'deki Doğu Batı Enstitüsü'dür. Yeni cumhurbaşkanı adayımız Ekmeleddin İhsanoğlu'nun da "Hayat Boyu Başarı Ödülü" aldığı bu kuruluş da aslında CIA'nın yan kuruluşu konumundadır ve ABD çıkarlarını gözetmektedir. Dolayısıyla bu kuruluşlar da "Standart Lineer Programlama"nın birer parçasıdırlar.
Alıntılanan konuşmadaki bir diğer önemli satır ise "Orta sınıf artık devrimci oluyor, Marksist proletaryanın görevini onlar üstleniyor." cümlesidir. Bu da açıkçası birer devrim olarak önümüze sürülen Kadife Devrim, Turuncu Devrimler, Arap Baharı ve hatta bizim Gezi olaylarının neden birer devrim olmadığını açıklıyor. Zira sistemin sunduğu her şeye, bir işe -devlet memuru-, birer ev ve arabaya, yazlığa, her yıl düzenli çıkılan bir tatile, mutlu bir aileye sahip olan orta tabakanın devrim yapma ve bunu başarma gibi bir özelliği yoktur; çünkü sürekli olarak bir şeyler kaybetme endişesi taşıyan insanlar devrim yapamazlar veya akşam beşte işten çıktıktan sonra devrime katılınmaz/yapılmaz. Bu sadece "Standart Lineer Programlama"nın bir paçasıdır. Bu tür hareketler sadece 68'de başarılı olmuş ve hükümetleri bir nebze de olsa sarsmış ve korkutmayı başarmıştır. Ondan sonra sürekli olarak belli aralıklarla bu hareketler tekrar etmiş, ama bırakın hükümetleri sarsmayı onların politikalarına bile yardımcı olmuştur. Çünkü eğer toplum belli periyodlarda bu hareketlerle bir devrim yaptığı hissine büründürülmezse, içlerinde biriken devrim ihtiyacı toplumda çok daha yüksek bir depreme (devrime) sebep olup hükümetleri devirebilir. Ve bu hareketlere dikkat edin içlerinde proletarya sınıfından hiç kimse yer almaz (zaten bu sınıfın devrim yapma ihtimali düşük ücret, işveren tehditleri, sendikal haksızlıklar, fakirleştirme politikaları ile yok edilmiştir) ve ne ABD ne de kapitalizm/emperyalizm aleyhine bir slogan görürsünüz. Çünkü bu "Standart Lineer Programlama"dır.
Yine yukarıdaki konuşmadaki önemli bir satır "Ortadoğu'daki ülkelerin nüfusları %132 oranında artarken, doğurganlık düştükçe Avrupa'nın nüfusu da düşüyor. Hızlı kalabalıklar. Hızlı kalabalıklar, bunlar hızla ortaya çıkan gruplardır. Bunlar bazan suç grupları tarafından ya da terörist gruplar tarafından organize edilebiliyorlar."dır. Biliyorsunuz Başbakan Erdoğan'ın en büyük politikası her aileye 3 çocuk yaptırabilmek, hatta bunu beşe çıkarıp nüfusu "hızla" büyütmek. Ancak hızla büyüyen bu nüfusun eğitim-öğretimi, çalışma olanakları nasıl olacak ona hiç değinilmiyor, onları nasıl bir gelecek bekliyor hiç üzerinde durulmuyor. Burada önemli olan sayısal olarak çoğalmak/artmak ve hızlı kalabalıklar biçimine dönüşmek. Çünkü böylece hem gelecekteki İslami teröre potansiyel militan yetiştirilmiş olacak, hem de eğer militan olmazlarsa hızla büyüyen kalabalıklar içinde eğitimsiz ve işsiz olacaklarından suça sürüklenip, suç dünyasının birer elemanı haline geleceklerdir. Hiç olmadı, her durumda kapitalizm için en ideal tüketici haline dönüşecektir "hızlı kalabalıklar". "Ortadoğu'daki ülkelerin nüfusları %132 oranında artarken", orada terör, sefalet, cehalet de artmaktadır, ama nüfusu düşen Avrupa'da eğitim-öğretim seviyesi arttığı gibi, işsizlik oranı da düşmekte ve refah düzeyi yükselmektedir. Erdoğan 3-5 çocuk isterken yapılan aslında sadece "Standart Lineer Programlama"dır, ve bu isteği veya istediklerini o kadar çok tekrarlarlar ki o istek ister istemez "beyne monte edilen bilgi yonga"sı haline gelir artık. Siz de devrim yapmakla, 3-5 çocuk yapmakla yanıp tutuşursunuz...
Subliminal-1: Aman İlluminati'ye dikkat edin mi diyor, yoksa gerçeği görmek için 3. gözünüzü açık tutun mu?
Subliminal-2: Bir tuvalet yazısı; "9.11 (İkiz Kuleler) devletin işiydi" diyor.
Subliminal-3: Televizyon haberlerinde 3 farklı zamanda verilen son dakika haberlerini yan yana koyduğunuzda, bize Amerika'nın savaş çıkarma konusunda uzman olduğu hakkında uyarı verdiklerini görüyorsunuz. "9.11"den bu konuda gerçekten de iyi olduklarını biliyoruz aslında biz.