SİNEMA FİLMLERİNDEKİ BÜTÜN DELİKLER, YARIKLAR VE ÇATLAKLAR ANA RAHMİ OLMAK ZORUNDA MI?/ "AAAAA! BU ADAM ÖLÜ MÜYMÜŞ?" BÜTÜN FİLM BOYUNCA NE YEMİŞSİN BİZİ BE SHYAMALAN./ ŞEHRİMİZDE FİLM FESTİVALİ OLDU DA, BİZ Mİ GİDİP İZLEYİP YORUM YAPMADIK./ ALLAH RIZASI İÇİN 'SÜRREALMOVİEZ' DAVETİYESİ VERECEK YOK MU?

31 Ocak 2017 Salı

SPLIT/ Parçalanmış, M. Night Shyamalan, ABD, Macera, Gerilim, 2017

The Visit'le kendi kulvarına ve bildiğimiz, sevdiğimiz yönetmenlik tarzına dönüş yapan Shyamalan'ın son filmi Split, yine yönetmenin kendine özgü atmosferi ve tarzıyla ön plana çıkıyor. Genellikle kendi yazdığı hikayesiyle, artık yönetmenin alameti farikası olan "final twisti"yle ve sinematografisiyle filmlerine damga vuran Shyamalan, kişisel sinema kronolojisinde bazan hikayeleriyle tökezlese de iyi bir yönetmen olmaya devam ediyor. Efektlerin ön planda olduğu önceki filmleri Last Airbender/ Son Hava Bükücü ve After Earth/Dünya Yeni Bir Başlangıç'taki başarısızlıkları da (bu genel kanıdır, ama bence Last Airbender/ Son Hava Bükücü kötü bir film değildi), onun aslında uyarlama değil de kendi yazdığı özgün senaryolarda daha başarılı olduğunu gösteriyor. Bu da büyük ihtimalle onun bir stil yönetmeni olmasından kaynaklanıyor.

Shyamalan'ın, baş rolünde James McAvoy'un oynadığı son filmi Split/ Parçalanmış ise yine o muhteşem kamera açıları ve yavaş kamera hareketleriyle, yansıyan yüzeylerdeki görüntülerin kadrajlanmasıyla, senaryosuyla ve tabiki James McAvoy'un muhteşem oyunculuğuyla Shyamalan sineması açısından mükemmel bir film olmuş. "James McAvoy'un muhteşem oyunculuğu" dedik çünkü kendisi filmde Kevin isimli "birden fazla kişilik taşıma hastalığı/ dissociative identity disorder" hastalığından muzdarip ve 23 farklı kişiliği olan bir karakteri, hepsini de aynı başarı ile canlandırıyor. Her ne kadar filmde 23 karakterden sadece Dennis/Patricia/Hedwig/The Beast/Kevin/Barry/Orwell ve Jade'i görsek de, Kevin'ın psikoloğu ile yaptığı görüşmelerden onun bedeninde 23 kişiliği barındırdığını öğreniyoruz. Bu kişilikler arasında Hedwig isimli 9 yaşında bir çocuk da, Patricia isimli bir kadın da, Barry isimli bir eşcinsel de vardır. Filmin hemen başında Kevin'in Dennis kişiliği üç lise öğrencisi kızı bir sebeple kaçırıp, bodrum gibi bir yere hapseder. Casey, Claire ve Marcia isimli kızlar Kevin'ın farklı kişilikleri olduğunu keşfettikten sonra, onun en iyi kişiliğini bulup o kişilik yardımıyla bulundukları yerden kaçmayı deneyeceklerdir. Ama işler sandıkları kadar basit değildir; çünkü Dennis onları gelmekte olan bir şey için "kutsal yiyecek" olarak kaçırmıştır ve Kevin'in diğer kişilikleri birbirleriyle iletişim halindedir. Ortada olmayan tek kişilik Kevin'in kendisidir ve kaçmak belki de hiç mümkün olmayacaktır.

Film, kaçırılan kızlar ve Dennis, Kevin'ın psikoloğu Dr. Fletcher ve kaçırılan kızlardan Casey'nin geçmişi olmak üzere aynı anda üç farklı koldan ilerlemekte ve bu durum hem Kevin'ı hem de Casey'nin geçmişini daha iyi anlamamız açısından kolaylık sağlamaktadır. Bu sayede Casey'nin, kaçırılan diğer kızlar gibi normal bir kız olmadığını, ruhunda geçmişinden gelen derin acılar barındırdığını öğreniyoruz. Nitekim finalde Kevin'ın 24.kişiliği karşısında durabilen tek kişi o oluyor, ama Casey'nin hikayesinin burada bitmediğini de yönetmenin cevapsız bıraktığı sorulardan anlıyoruz. Finalde The Beast'in Casey'e söylediği cümleler de aslında onun henüz tamamlanmamış olduğunu kanıtlayan unsurlardan biri: "Sen diğerlerinden farklısın. Senin kalbin saf. Sevin! Kırıklar daha fazla evrim geçirir. Sevin!". 

Kevin'ın bütün kişilikleri zihnindeki bir salonda, tıpkı Kral Arthur ve Şövalyeleri gibi, daire şeklinde sıralanmış sandalyelerde oturmakta ve dışarı çıkmayı beklemektedirler. Tabii bu arada birbirleriyle konuşarak, daha güçlü olanlar zayıf olanlar üzerinde baskı kurmakta, ne yapıp ne yapmaması gerektiğini söylemektedirler. Bu nedenle güçlü kişilikler (Dennis ve Patricia) diğerlerine Sürü demektedir, ki bu Dr. Fletcher'ın hasta kayıtlarına da geçmiştir. Buna istinaden finalde medya Kevin'dan bahsederken kısaca Sürü demektedir. Tıpkı bir çizgi-roman kahramanıymış gibi.

--- Yazının bundan sonrası finale dair spoiler içerir. Hala okumaya devam etmek istiyorsanız suç bizde değil---
Evet, Shyamalan filmlerinden alışkın olduğumuz ve hatta merakla beklediğimiz final twisti/şaşırtmacası Split'te, tıpkı "Lady in the Water/ Sudaki Kız"da olduğu gibi filmin içerisine yerleştirilmiş. Film boyunca ufak bir kaç şaşırtmaca veya sürpriz yaşıyorsunuz. Ancak bu, final sürprizi olmadığı anlamına gelmiyor, ki zaten bu filmin amacı da bu. Bizi finaldeki o muhteşem sürprize götürmek. Film kapanmadan az önce Sürü kırık bir banyo aynasının karşısında diğer kişiliklerle konuşuyor. Bu konuşmada Shyamalan'a özgü o yansımalarla Sürü'deki kişilere tanık oluyoruz. Bu sırada arkada bir müzik çalmaya başlıyor ve eğer bütün Shyamalan filmlerine aşinasanız ilk sürprizi burada yaşıyorsunuz. "Neden daha önce o filmde kullandığı müziği gene kullanıyor ki?" diyorsunuz, ama içinize bir kere kurt düşüyor; "Acaba!" diyorsunuz. Sonra "SPLIT" yazısıyla film kapanıyor. Siyah ekran. Hayal kırıklığı. Ama konuşmalar devam ediyor ve bir cafeye geliyoruz. TV'de haberler. Sürü'den bahsediyor. Cafenin barında oturan kız garsonla konuşuyor. Aynı müzik yükselerek çalmaya devam ediyor: "15 yıl önce tekerlekli sandalyeyle ortaya çıkan manyağa benziyor. Ona da komik bir isim vermişlerdi.Neydi?" diye soruyor kız. Yanında oturan adam tok sesiyle cevap verirken ilk defa görüyoruz onu: "Mr. Glass/ Bay Cam". Evet, yanında oturan adam David Dunn yani Ölümsüz/ Unbreakable, yani Bruce Willis. Çalan müzik de Unbreakable'da çalan müzik... Split'in afişine de dikkat ederseniz kırık cam şeklinde, her ne kadar bu Kevin'ın ruhundaki bölünmüşlüğe gönderme yapsa da Unbreakable'ın afişiyle aynı. Onda da Mr. Glass'ın kırılganlığına gönderme yapıyordu afiş.

Evet, aslında Split, Shyamalan'ın Unbreakable/Ölümsüz'le başladığı süper-kahraman dünyası yaratmanın ikinci ayağı. İlk film Ölümsüz'de "ölmesi neredeyse imkansız, yaralanmayan, çok güçlü" David Dunn süper kahraman olarak karşımıza çıkmış ya da güçlerini keşfetmeye başlamıştı. Ona yardım eden Mr. Glass/ Bay Cam da filmin finalinde aslında kötü karaktere dönüşmüştü. Split'te de Kevin 24. kişiliği The Beast'in gelmesiyle "süper güçleri olan" bir süper kötüye dönüştü. Elbette onunla baş edebilecek tek kişi David Dunn. Ancak Casey'nin henüz tamamlanmamış evrimi de onun bir süper-kahramana dönüşeceğine işaret ediyor bir sonraki filmde. Elbette Unbreakable/ Ölümsüz'ü seyretmemiş olanlar için filmin finali cevapsız sorular bırakmış olabilir, ama bu final gösteriyor ki macera daha yeni başlıyor. Shyamalan, Marvel evreni gibi kendisine bir süper-kahraman evreni yaratıyor henüz. Devamı ise Unbreakable-2/Ölümsüz-2 olarak gelecek. Yönetmenin yıllardır bu isteği taşıdığını zaten biliyoruz ve bu isteği Split'le uygulamaya koymuş gibi görünüyor. Merakla bekliyoruz devamını...

                                                  IMDb                        rottentomatoes

28 Aralık 2016 Çarşamba

FİLMSEL KAVRAMLAR: "Wake Up!", Uyan!

Sinemanın kült olmuş veya kült olmaya aday çağdaş yapımlarına baktığımızda özellikle gerçekliği sorgulayan dört tanesinde önemli bir argüman dikkati çeker. Söz konusu filmlerin bir noktasında, genelde başlarında, bir ses veya daha sonra kahramanın rehberi olacak kişi tarafından belli bir komut verilir: "Wake up!" der, "Uyan!". Ve filmin kahramanı yaşadığı gerçekliği değiştirmek, bükmek, yok etmek ve yenisini yapmak üzere derin uykusundan uyanır.

"Wake up, Neo!" der Morpheus Matrix'de ve alegorik olarak önce sanal dünyada uyanırken, Morpheus'un o ünlü "Kırmızı hap mı, mavi hap mı?" seçimini sunmasının ardından kırmızı hapı seçerek gerçek dünyada da uyanır. Sonra neler olduğunu ise hepimiz biliyoruz. Gerçek olduğunu sanarak yaşadığımız dünyanın bir kandırmaca olduğunu gösterir bize.  "Wake up, Donnie!" der Tavşan Frank DonnieDarko'da ve yolun ortasında uyanan uyur gezer kahramanımız tanjant evreninde gözlerini açar. Böylece yaptığı seçimlerin doğuracağı sonuçları görür. DarkCity'de John Murdock'u kimse uyandırmaz, burası çok da kesin değildir aslında sonradan rehberi olacak Dr. Schreber'in müdahalesiyle de erken uyanmış olabilir, ama vaktinden önce, uyanmaması gereken bir anda uyanır kendiliğinden. Ve yaşadığı şehrin tüm yapaylığı karşısına dikilir. Sonunda o da ait olduğu "sahte gerçekliği" kendi gerçeğine dönüştürür. MrNobody'de de önce "I want to wake up" der Nemo Nobody, "Uyanmak istiyorum.". Sonunda anılarını hatırlaması için onu hipnotize eden doktor "Wake up!" der, "Uyan!" ve yaşadığı Anerk evreninin tüm olasılıklarını hatırlar. Bunlara ek olarak Alejandro Amenabar'ın daha sonra "Vanilla Sky" adıyla Hollywood tarafından yeniden çekilen filminin başında benzer bir şekilde "Abre los ojos" der bir ses sürekli, "Aç gözünü.". Kahramanımız Cesar'ın elektronik çalar saatidir bu; ve uyumakta olan Caesar uyanır. Uyanır ama hangi gerçekliğe? Filmin sonunda kararmış ekranda bir daha duyarız aynı sesi, bir kere daha "Abre los ojos" der, "Aç gözünü.". Biz sonrasını görmesek de Cesar'ın gerçekten uyandığını biliriz, bu sefer gerçeğin farkında olarak.

Kısaca sinema için önemli bir düsturdur, "Uyanmak".

Bugün medya tüm organlarıyla (TV, radyo, basılı ve sosyal medya kanalları) bizim bütün sosyal ve politik gerçekliğimizle oynamakta, onu eğip bükmekte, değiştirmekte ve gücü elinde bulunduranın isteğine göre ona yeniden şekil vermektedir. Elbette bu yapılırken başta din olmak üzere vatan, millet, bayrak ve diğer ulusal değerler manipüle edilmekte, insanların bilgisizlikleri kullanılmakta ve sosyal medya aracılığı ile bilginin "kesinliği" değiştirilmektedir. Her zaman bir şeye inanma isteği duyan insanlar da kendilerine sunulana kayıtsız şartsız inanmakta ve onu kopyala-yapıştır, paylaş, beğen'le yaymaktadırlar. Bu durumda ihtiyacımız olan şeyse, uyanmaktır. Uyanık olmak ve öyle kalmaktır. Ama bir kere uyu/tul/dun mu tekrar uyanmak çok zordur. Bu sayede makineler yüzyıllarca enerjimizi emdiler, uzaylılar bilinçlerimizi değiştirdiler, Tanjant evrenindeki gerçekleri ya da Anerk evrenindeki diğer olasılıkları görmedik. "Birey" olup uyanamadığımızdan koyun gibi çoğunlukla birlikte hareket ettik. İktidarların, manipülatörlerin kuklası olduk. Hep bir rehbere ihtiyaç duyduk, ama rehberimizi bile sorgulamayı unuttuk. Her sabah farklı bir gerçekliğe uyandık. Oysa bilimin şekillendirmesi gereken bu dünyada "sorgulamayı" unuttuk, ki bu da dogmalarla şekillendirilen bir dünyada uyutulmamızın başlangıcı oldu. 


Oysa sinema kadar, yaşam için de önemli bir düsturdu, "Uyanmak".
Filmde de dendiği gibi, "Abre los ojos."...
Aç gözünü...

29 Ekim 2016 Cumartesi

LO CHIAMAVANO JEEG ROBOT aka. They Call Me Jeeg Robot/ Bana Jeeg Robot Derler, Gabriele Mainetti, İtalya, Macera, Dram, 2015

İtalyan yönetmen Gabriele Mainetti'den bir anti-süper kahraman şaheseri. Tabii süper kahramanımız İtalyan sinemasından çıkınca Marvel veya DC uyarlaması Hollywood filmlerinde gördüğümüz süper kahramanlardan oldukça farklı oluyor. Filmin anti kahramanı Enzo Ceccotti toplumun "anti-" eki ile başlattığı tüm kavramları bünyesinde barındıran bir kanunsuz. Filmin başında da çaldığı saatle polisten kaçarken görüyoruz onu. Saklanmak için girdiği Tiber nehri kenarındaki bir çöp gemisinde da fark edildiğinde gemiden sarkarak Tiber'in sularında saklanmaya çalışıyor. Ancak bu sırada geminin altında yer alan kimyasal atık dolu varillerden birinin içine düşünce süper güçlerini kazanıyor. Kimyasalların etkisiyle bir kaç gün acılar içinde yatsa da sonunda ayaklanıyor Enzo ve ilk işi para kazanmak için alt kat komşusu Sergio'nun bir inşaatın 9.katında iki uyuşturucu kuryesinin midesindeki eroin torbalarını çıkarmasına yardım etmeye gidiyor. Ancak bu sırada kuryelerden birinin midesindeki eroin torbası patlayınca ölüyor ve diğeri de Sergio'nun silahını alıp Sergio'yu öldürüyor sonra da Enzo'ya ateş ediyor. Ancak hem vurulan hem de 9.kattan aşağı düşen Enzo hiç yaralanmadan kalkıyor oradan. Evine döndüğünde yanlışlıkla evinin metal kapısına da bir yumrukla delik açınca güçlerinin farkına varmış oluyor. Tahmin edileceği gibi Enzo, Marvel'in Luke Cage'i gibi yaralanmaz/kırılmaz ve çok güçlü bir insana dönüşüyor. Ne varki süper güçlerle donatılan Enzo'nun ilk işi bir bankomatı kökünden sökerek evine götürmek oluyor. İkinci işi ise çaldığı paralarla evini porno dvd'leriyle doldurmak. Güvenlik kamerasının çektiği görüntüler de Youtube'a yüklenince bir anda "süper suçlu" olarak anılmaya başlanıyor Enzo.
Aslında film bir anlamda "Nasıl süper kahraman olunur?" veya "Süper güçleri olan bir insan sadece kahraman mı olmalıdır, neden insanlara yardımcı olmalıdır?" sorusunun cevaplarını arıyor. Bu konuda Enzo'nun yol göstericisi arkadaşı Sergio'nun şizofren kızı Alessia oluyor. Günlerini 1975'lerin ünlü manga ve animesi Steel Jeeg/Kotetsu Jeeg izleyerek/okuyarak geçiren ve dünya algısını da bu manganın kahramanları üzerinden oluşturan Alessia, Enzo'nun güçlerini görünce onu mangadaki dev savaşçı robot Steel Jeeg/Çelik Jeeg'in baş kısmına hükmeden Hiroshi Shiba olarak görüyor. Ancak karşısındaki geçimini hırsızlık yaparak sağlayan, geri kalan zamanını da TV karşısında porno film izleyip masturbasyon yaparak geçiren ve "hiç arkadaşı olmadığına" inanan Enzo olunca, Alessia'nın kafasındaki "süper güçlü iyi kahraman" hayali zarar görüyor. Neredeyse bütün film boyunca Alessia, Enzo'yu süper güçlü kişilerin insanlara yardım etmesi gerektiği konusunda eğitmeye, Enzo'yu doğru yola döndürmeye çalışıyor. Kendisine "Kimseyle arkadaş değilim." diyen Enzo'ya "Herkesin arkadaşı olmalısın sen. Birini kurtardığında hissedeceğin neşeyi hayal bile edemezsin." diye karşılık veriyor; ardından insanlara karşı hissettiği tüm o karşıtduygularla Enzo soruyor, "Gerçekten bu insanları kurtarır mıydın?", "Elbette!" diye cevap veriyor Alessia, "Ama onları tanımıyorsun bile!"...
Enzo bir piyon dahi olamadan başladığı hayatında önce süper-anti kahramana ardından da süper kahramana dönüşerek Alessia'nın şizofrenik dünyasını da gerçekleştiriyor bir yandan da. Önceleri polarının kapüşonunu başına geçirerek ve yüzünü de boyunluğuyla örterek süper-kötü kimliğini saklarken, finalde Alessia'nın yün iplerden ördüğü yeşil-sarı-kırmızı renklerdeki Steel Jeeg kafası şeklindeki maskeyle kimliğini saklıyor. Bu da onun, kas şekli verilmiş lateks kostüm giyen Marvel süper kahramanlarının karşısında hala o "anti" kimliğini taşımaya devam ettiğini gösteriyor bize. Hatta bir kavga sırasında karşısındaki adamın satırla kestiği ayak serçe parmağını, "süper güçlerim var ya belki tutar" düşüncesiyle bantlarla tekrar yerine yapıştırır- hatta siz de tutacağını düşünürsünüz çünkü Marvel kahramanlarında hep öyle olur-, ama Enzo ertesi sabah bantı söktüğünde kesik kısım ölü bir şekilde yere düşer. Yani, "o kadar da değil" der güçleri, kesilen geri gelmez. Onun zayıf yönü de budur işte.
Bizden bir süper kahramanın dönüşümünü anlatan, süper güçlerin varsa neden insanlara yardım etmen gerektiğini açıklayan kahramanı gibi normal olmayan bir süper kahraman filmi "Bana Jeeg Robot Derler". Ama tabii "normal olmayan" tanımı Hollywood'un normalleştirdiği süper kahramanlık baz alınarak yapıldığı için, film de tür olarak kahramanı gibi Hollywood ve Marvel'e/DC'ye bir "anti"lik taşıyor. Aslında normal olan bu film, bu yüzden de son dönemde göremediğimiz farklı yapımlardan biri, mutlaka seyrediniz.

"Kahramanlar şairler gibidir. Yüz yılda bir kere doğarlar. Kahraman nedir? Büyük bir yeteneği ve sıradışı bir cesareti olan kimsedir. İyiyi kötüden ayırmasını bilir. Kendisini başkaları için feda eder. Ama her şeyden önce kaybedecek çok şeyi ve kazanacak hiçbir şeyi yok iken eyleme geçer... Hayatımızı gözleyen birilerinin varlığı daha iyi bir geleceğe umutla bakmamızı sağlar."


                                                   IMDb                      rottentomatoes

16 Ekim 2016 Pazar

O AN: El Elefante Desaparecido aka. The Vanished Elephant/ Boyalı Fil; "Satranç Tahtası"

Perulu yönetmen Javier Fuentes-Leon'un 2014 yapımı, finalinde ekrana bakakaldığınız filmi "Boyalı Fil", filmin başlarında (tam olarak 17:45) karşımıza çıkan 17 sn.lik usta işi sahnesiyle "O An"daki yerini alıyor. Sahneden önce kısaca filmin konusuna değinecek olursak; Edo Celeste, kendi alter-egosu dedektif Felipe Aranda'nın maceralarını anlattığı serinin son kitabını yazmakta olan ünlü bir suç romanı yazarıdır. Peru'nun güney sahillerinde 2007'de gerçekleşen depremde ortadan kaybolan sevgilisi Celia'yı takıntı haline getiren Edo'ya gizemli bir kadın, Celia'nın kayboluşundaki gizemi çözmesinde yardımcı olabileceğini söylediği bir düzine fotoğraf verir. Bundan sonrası Edo'nun fotoğraflardaki sırrı çözmesini anlatır, çünkü fotoğraflar aslında daha büyük bir fotoğraf karesinin parçalarıdır ve bir puzzle gibi bu kareler birleştikçe ortaya daha farklı bir görüntü çıkmaktadır. 
"O An"a giren sahne ise Edo'nun bir kitabının canlandırmasının yapıldığı sanat galerisinde geçmekte. Zeminin ve bazı mekanların da duvarlarında satranç tahtası gibi siyah-beyaz karelerle kaplı olan kalabalık galeride önce Edo yayıncısı Samuel'le konuşmaktadır. Ardından gösteri için çağrı yapılır, etraflarındaki kalabalık ve peşinden Samuel çağrının yapıldığı salona doğru yönelirler, bu sırada kamera yukarıdan çekime geçer. Satranç tahtası şeklinde döşenmiş zeminin üzerinde insanlar ekranın aşağısına doğru düz bir şekilde ilerlerler.

Devam eden sahnede Edo ekranın sağında, beyaz bir kare içinde hafif çapraz şekilde bir süre tek başına dikilir. Kamera hala yukarıdan bakar sahneye.
Ve tek başına bir kaç saniyelik bekleyişin ardından Edo da çağrının yapıldığı salona doğru harekete geçer; ama sadece beyaz karelere basarak ve ekranın ortasına doğru çapraz bir hareketle...
Eğer bir satranç oyuncusuysanız ya da en azından satranç taşlarının hareketlerini biliyorsanız yönetmenin burada filmin adına ve öyküsündeki bir kaç noktaya yaptığı göndermeyi kolayca anlamanız mümkün. Edo'nun beyaz karede çapraz dikilerek ve ardından sadece beyaz kareler üzerinden çapraz bir şekilde yürüyerek ilerlemesi, satranç taşlarından "fil"in hamle şeklidir. Satrançta aynı renk takımda iki fil bulunur ve bunlardan soldaki daima beyaz kareye konur ve hareketi de beyaz kareden beyaz kareye çapraz şaklindedir (diğer fil şahın sağında ve siyah karede yer alır). Elbette gördüğümüz bu sahne bizi hemen filmin adındaki "fil"e (Elefante/ Elephant), Celia'nın kaybolduğu sahilde bulunan Fil Kayası'na ve Edo'nun kendisine yönlendirmektedir. Ama dediğim gibi bir takımda iki fil bulunmaktadır; biri Edo'ysa diğeri kimdir? Film işte bu ikinci filin hikayesidir aslında ama o da finalde anlaşılır...

3 Nisan 2016 Pazar

O AN: Daredevil S2E4: Jasper O'Clery'nin Sırrı


Marvel'in mükemmel çizgi-romanının bir o kadar mükemmel dizi uyarlaması Daredevil'in 2. sezonu kısa bir süre önce yayınlandı. 2. sezonu izleyenlerin de gördüğü gibi, 4. bölümün finalinde Daredevil, Punisher (Frank Castle)/ Cezalandırıcı'yı yaralı olarak İrlandalılar'dan kurtardıktan sonra onu bir mezarlığa götürerek polisin gelmesini beklerler. Bu sırada Daredevil ve Punisher arasında, Frank'ın geçmişine dair bir konuşma geçer. Ağır yaralı olan Frank, bu konuşma sırasında oturduğu yerde bir mezar taşına yaslanır. Mezar taşında Jasper O'Clery ismi yazmaktadır. Gerek sinemada gerekse yabancı dizilerde bunun gibi uzun ve manidar sahnelerde gözüken her şeyin bir anlamı vardır genelde (ya da bizler birer seyirci olarak böyle olmasını umarız. Bu konuda bkz. Lost'un bütün bölümleri) ve bu sahnede de Frank, onu Katolik bir rahip gibi dinleyen Daredevil'a günah çıkarmaktadır bir anlamda (Daredevil'in sivil kimliği Matt Murdoch da sık sık kiliseye giderek günah çıkarmaktadır, hatta adını da gittiği bu kiliseden alır: Saint Matthew). Dolayısıyla, her ne kadar dizinin çizgi-romanında bir karşılığı olmasa da, o sırada Punisher'ın arkasındaki mezar taşında görülen Jasper O'Clery adının da rastlantısal bir seçim olması düşünülemez aslında.
Mezar taşındaki isim olarak karşımıza çıkan Jasper (Yahudi-Hıristiyan geleneğinde Gaspar), Hıristiyan geleneğinde bebek İsa'ya "Yahudilerin Kralı" olarak hürmetlerini sunmak için doğudan geldiğine ve hediye olarak altın, günnük ve mür getirdiğine inanılan Üç Bilge Kral'dan (Üç Kahin olarak da bilinirler) birinin adıdır (diğer ikisi Melkhior ve Balthazar'dır).
Mezar taşındaki soyisim olarak karşımıza çıkan O'Clery ise O'Cleary, Clery, Cleary, MacCleary, McCleery şeklinde de telaffuz edilen Clarke'ın İngiliz formudur. Uzun süreli bir kullanımı olan bu soyadı Gallik (Kelt) kökenlidir ve M.S. 7.yy.ın başlarında görülen "chleirich" kelimesinin söyleyişinin değişmesiyle bu formunu almıştır. Bu da katip veya rahip anlamlarını taşımaktadır.
Dolayısıyla bu sahne; Jasper O'Clery'nin mezar taşına yaslanmış olan Punisher'ın kurtarıcısı olan (seçilmiş kişi- İsa) Daredevil'e günah çıkararak Üç Bilge Kral gibi aydınlanma yaşamasını ve ruhsal olarak yeniden doğuşunu simgelemektedir. Arkada, mezar taşında görülen Jasper O'Clery'e ait "doğum" ve ölüm" tarihlerini belirten kelimeler de bu yeniden doğuşa işaret etmektedir. Belki de dizide şimdiye kadar Punisher'ın henüz çizgi-romandaki (dizinin afişlerinde görülmesine rağmen) kurukafalı kostümünü giymemiş olması da bu erginlenmesini henüz tamamlamamış olması anlamına gelmektedir.

19 Kasım 2015 Perşembe

LA CASA DEL FIN DE LOS TIEMPOS aka. The House at the End of Time/ Zamanın Sonundaki Ev aka. Araftaki Ev, Alejandro Hidalgo, Venezuella, Dram, Gizem, Gerilim, 2013

Çocukluğunu 80'li yıllarda yaşayıp, Bilinmeyen Ansiklopedisi'nin fasikülleri ve kült dizi Alacakaranlık Kuşağı izleyerek büyüyen ve X-Files/ Gizli Dosyalar ve Atlantis/Martin Mystere çizgi-romanını okuyarak bedensel, ruhsal ve zihinsel gelişimini tamamlayan biri olarak saydığım tüm bu malzemeleri içinde bulabileceğiniz, ilginç bir senaryoya sahip bir film Zamanın Sonundaki Ev. Ancak genel olarak sinema ve forum sitelerinde denildiği gibi tür olarak "Korku"ya pek girmiyor; her ne kadar filmin atmosferi sizi gerse de aslında olayın bambaşka olduğunu finale doğru anlıyorsunuz. Adında "... Ev" kelimesi geçen her film gibi Zamanın Sonundaki Ev de bir "tekinsiz ev" filmi ve bu tekinsizliği size açılış sahnesiyle ziyadesiyle veriyor. Açılışını 1981 yılında yapan film, söz konusu evde bilinmeyen güçler tarafından öldürüldüğünü gördüğümüz bir baba ve oğlunun (aslında oğul ölmüyor sadece ortadan kayboluyor ama o da ölmüş kabul ediliyor) cinayetinden evin annesi Dulce'nin sorumlu tutulmasını ve müebbet hapse mahkum edilişini gösteriyor bize. Ardından 30 yıl sonrasına atlıyor film ve artık yaşlanmış olan Dulce yaşlılıktan dolayı cinayetlerin işlendiği kendi evlerinde ev hapsine alınıyor. Dulce'nin eve dönüşüyle birlikte evde de garip olaylar yaşanmaya başlıyor tekrar ve artık yaşlanmış olan Dulce bir rahibin de yardımıyla 30 yıl önceki cinayetlerin sırrını ve evin gizemini çözmeye çalışıyor.
Aslında paranormal olarak bakıldığında, hem Bilinmeyen Ansiklopedisi'nden hem de Martin Mystere'den (ki bu çizgi roman hikayelerini gerçek mekan ve olgulara dayandırır) öğrendiğimiz kadarıyla yeryüzünde bu tür mekanlar veya coğrafi noktalar gerçekten de bulunmakta. Bunların en ünlülerinden biri Bermuda Şeytan Üçgeni diğeri de aynı eksende, ama tam aksi yönde bulunan Japon Ejder Üçgeni'dir. Bu iki nokta da buradaki tekinsiz ev gibi kaybolmaların veya zamanda kaymaların, ışınlanmaların yaşandığı birer nokta olarak tanımlanıyor (en azından paranormal olarak böyle açıklanıyor). Biz de, Rahip'in ev hakkında yaptığı araştırmalardan Zamanın Sonundaki Ev'i inşa eden 33.dereceden Hür ve Kabul Edilmiş Mason'un uzun incelemelerden sonra evin sadece o noktaya inşa edilebileceğini söylediğini öğreniyoruz. Çünkü finalde öğrendiğimiz kadarıyla o nokta, zaman ve boyutlar arasında geçişi sağlayan bir kavşak noktası. Zira yine Rahip'in yaptığı araştırmalardan o evde kaybolanların sadece Dulce'nin oğlu olmadığını öğreniyoruz. Bu nedenle bir korku filmi gibi başlayan film, senaryosunu zamanda yolculuğa bağlayarak farklı bir kulvarda seyrediyor. En azında doğaüstü yaratıklardan nasiplenmeye çalışmıyor gizemini açığa çıkarırken.
W. H. Hodgson'un tekinsiz evi "Sınırdaki Ev" ve Martin Mystere/Atlantis'in "Dünyanın Sınırındaki Ev" macerasının yayınlandığı Tay Yayınları 4. sayısı kapağı. Ev arkada.

Film, "tekinsiz ev" fenomeniyle kült Gotik yazar H. P. Lovecraft öykülerini ziyadesiyle hatırlatmakta ve etkisi açıkça görülmekte, hatta Lovecraft'ın da esin kaynaklarından biri olan W. H. Hodgson'un hemen hemen aynı isimli ve yine boyutlar ve zamanlar arasında geçiş sağlayan bir evi anlattığı kitabını da etkileşimde bulunduğu eserler arasında sayabiliriz, "Sınırdaki Ev". Yine Lovecraft'ın da bir karakter olarak içinde yer aldığı Martin Mystere'in "Dünyanın Sınırındaki Ev" macerasında var olan evin, zamanda ve boyutlar arasında geçiş sağlamasıyla da (ve tabii isimsel olarak da) filmle benzeştiğini söyleyebiliriz. Zamanın Sonundaki Ev, edebi ve paranormal olarak sağlam yerlerden referans alan, iyi ve finalde şaşırtan, ama film bitip üzerine biraz düşündükten sonra daha da iyi olabilecekmiş hissini veren bir senaryoya sahip. Tabii beyazparde hakimiyetinden dolayı Hollywood'un hiper yakışıklı ve güzel yıldızlarını seyretmeye alışık gözlerimiz Venezuellalı yıldızları biraz yadırgasa da film her şekilde izlenmeyi hak ediyor.

                                                       IMDb                    rottentomatoes