SİNEMA FİLMLERİNDEKİ BÜTÜN DELİKLER, YARIKLAR VE ÇATLAKLAR ANA RAHMİ OLMAK ZORUNDA MI?/ "AAAAA! BU ADAM ÖLÜ MÜYMÜŞ?" BÜTÜN FİLM BOYUNCA NE YEMİŞSİN BİZİ BE SHYAMALAN./ ŞEHRİMİZDE FİLM FESTİVALİ OLDU DA, BİZ Mİ GİDİP İZLEYİP YORUM YAPMADIK./ ALLAH RIZASI İÇİN 'SÜRREALMOVİEZ' DAVETİYESİ VERECEK YOK MU?

28 Kasım 2014 Cuma

Yakında: ‪‎Star Wars‬: ‎EpisodeVII‬-‪The Force Awakens‬, J.J. Abrams, ABD, (Aralık) 2015, Bilim-Kurgu

2015'in Aralık ayında gösterime girecek olan Star Wars serisinin 7. bölümü "The Force Awakens"in ilk teaser trailer'ı yayınlandı. Gerçi, "yakında" dediğimize bakmayın neredeyse bir yıl var daha gösterime girmesine ama tadımlık olarak önümüze bu sunulmuş ki, başta ışın kılıcı olmak üzere yeni düzenlemeler bu kısacık videoda da göze çarpıyor... İşte teaser'ıyla son Star Wars bölümü...

video

31 Ekim 2014 Cuma

Yakında: A Girl Walks Home Alone At Night, Ana Lily Amirpour, İran, 2014, Fantastik, Vampir


Konulu ve sosyal içerikli gerçekçi filmleriyle tanıdığımız İran sineması da sonunda bize karanlık bir vampir filmi kazandırdı. Fragmandan anladığımız kadarıyla elbette Hollywood'vari vampir çizgisinden çok, İsveç sinemasının ünlü vampir filmi "Låt den rätte komma/ (İng.) Let the Right One In/ (Tür.) Gir Kanıma" çizgisinde olacağa benzer ki, zaten İran sinemasına da yakışan budur. 
Yazar ve yönetmen Ana Lily Amirpour, ilk filmi olan "A Girl Walks Home Alone At Night"ın fragmanı kısa süre önce yayınladı. The New York Times’ın ‘Pers usülü rock’n roll’, Hollywood Reporter’ın ‘Muhteşem’ olarak tanımladığı film, 21 Kasım’da vizyona girecek. Ne var ki Türkiye vizyon filmleri içinde kendisini henüz görebilmiş değiliz. Sanırız Türkiye'de ancak DVD'den izlemek nasip olacak.
İşte İran sinemasının ilk vampir filminin fragmanı.
NOT: Fragmanda çalan muhteşem Radio Tehran parçası Tatilat'ı dinlemek için de buraya tıklayabilirsiniz.

video

26 Ekim 2014 Pazar

Extraterrestrial aka. Visitors/ Yaratık, Colin Minihan, Kanada, 2014, Bilim-kurgu, Macera


Klasik bir teenslasher numarasıyla başlayan filmde, iki erkek üç kız beş arkadaş haftasonunu geçirmek üzere kızlardan birinin babasının bir kasabadaki dağ evine giderler. Aslında bu kasaba filmin açılışında gördüğümüz kadarıyla insan kaybolmalarının yanı sıra çok daha garip olayların yaşandığı bir kasabadır. Gençlerimizin dağ evine gelmesiyle bu garipliğin nedeni anlaşılır, zira dünya dışı yaratıklar dev UFO'larıyla geceleri kasabanın üzerinde dolaşmaktadırlar ve son durakları gençlerin kaldığı dağ evi olur. Burada bir uzaylıyı öldüren gençler, uzaylıları fazlasıyla kızdırırlar ve korkunç olayların başlamasına sebep olurlar. Teenslasher'lardaki Jason, Freddy, Michael Myers gibi seri katillerin (ki onların da uzaylı yaratıklardan bir farkı yok) yerine uzaylıların geçtiği ve gençlerin dünyadışı varlıklarla "Üçüncü Türden Yakınlaşmalar" yaşamalarını anlatan Extraterrestrial'i Spielberg'in E.T.'si izinden giden diğer uzaylı filmlerinden ayıran özelliği, uzaylıların burada pek cana yakın olmamaları elbette. Ama filmdeki bir karakterin açıkladığı gibi, Roswell Olayı'ndan beri ABD ile Uzaylılar arasında bir anlaşma vardır ve buna göre iki tarafta birbirinin yaptıklarına göz yummaktadır. Yani uzaylılar zaman zaman dünyamızı ziyaret ederek belli yerlerden laboratuarları için denekler (insanlar) almakta, buna karşılık ABD'de de oradaki insanların oranın sahibi gibi hareket etmelerine izin vermektedir. Bu anlaşmanın tek bir şartı vardır o da "saldırmama". Dolayısıyla bir uzaylıyı öldüren gençler bu anlaşmayı da bozmuş olurlar ve uzaylıların hiddetini kasabaya çekerler. Sonuçta Shyamalan'ın "Signs/İşaretler"ine benzer şekilde bir kulübede sıkışan gençler, teenslasher geleneği olarak uzaylıların dehşetli tacizlerine maruz kalırken, "Fire In The Sky"daki gibi de UFO'nun içine ışınlanırlar. Bu açıdan filmin son 15 dakikasının çok enterasan gelişmeler ve sürprizler içerdiğini de buraya ekleyelim. Özellikle UFO'nun içindeki sahnelerde UFO'nun içinin çok iyi tasarlandığını görüyoruz. Finaldeki kapanış sahnesi de bir tür itiraf gibi bize aslında yapılan anlaşmanın, ABD'nin yaptığı diğer anlaşmalar gibi, nasıl ahlaksız bir anlaşma olduğunu gösteriyor. 
Farklı bir uzaylı filmi seyretmek istiyorsanız mutlaka seyretmenizi öneririz Extraterrestrial'i... Ayrıca film afişleri ve finale doğru çalan Magnetic Fields'in The Book of Love cover'ıyla da dikkat çekiyor. Yine de filmin en büyük farkını finalde göreceksiniz.

16 Ekim 2014 Perşembe

Ek Villain/ Kötü Adam, Mohit Suri, Hindistan, 2014, Suç, Aşk, Dram


"Ek Villain/ Kötü Adam" bize iki adamın kişiliğinde iki farklı ve dramatik aşk hikayesini anlatıyor. Filmin hashtag/ tanıtım cümlesi de zaten buna gönderme yapıyor "There's one in every love story./ Her aşk hikayesinde bir kişi vardır." diyerek. Adamlardan biri, Amelie benzeri davranışları olan bir kadının (Aisha) "hayatını kurtarmaya" çalıştığı kötü adam (Guru); elbette filmde geriye dönüşlerle öğrendiğimiz bir aşk hikayesinin iki kahramanı Aisha ve Guru. Ancak bizim bu hikayeyi geriye dönüşlerle öğrenmemizin sebebi, daha filmin açılışında Aisha'nın bir seri katil tarafından öldürülmesi. Diğer aşk hikayesinin kahramanı ise Aisha'yı da öldüren seri katil Rakesh. Kendi karısına büyük bir aşkla bağlı olan Rakesh'in bu aşkı, aslında cinayet işlemesinin de sebebi (tam nedenini filme bırakıyoruz). Seri katil Rakesh'in filmin başında, elinde gerçekleştirilecek dileklerini yazdığı günlüğüyle gördüğümüz Aisha'yı öldürmesiyle içinde sürprizler barındıran acayip bir film ortaya çıkıyor. Bundan sonra bir yandan geridönüşlerde Guru-Aisha aşkının doğuşunu ve Guru'nun geçmişini öğrenirken, bir yandan da Guru'nun karısının katilini aramasını ve ondan intikam alışını seyrederiz filmde. Aslında film içinde pek de iyi insanlar barındırmayan (zira iyilerin hepsi ölüyor), aksine biri seri katil diğeri tetikçe iki kötü adamın intikam hikayesini anlatıyor. Elbette böyle olunca da ortalık bir yerden sonra kan gölüne dönüyor. Yine de geridönüşlerde gördüğümüz Amelie kılıklı Aisha'nın Polyanna'yı andıran ruh hali filme sıcaklık katmayı başarıyor. Filmin en can alıcı tarafı ise içinde barındırdığı küçük sürprizlerle seyirciyi sürekli şaşırtması. Üstelik bunu, artık twistlerini (şaşırtmaca) filmin sonunda vermeyi beceremeyip Sudaki Kız'da filmin içinde vermeye çalışan bir başka Hint yönetmen Shyamalan'dan çok daha başarılı yapıyor "EkVillain/ Kötü Adam". 
Senaryosuyla, kurgusuyla mutlaka seyredilmesi gereken bir #HintFilmi Ek Villain/ Kötü Adam...
                                         
                                                FRAGMAN                                IMDb

11 Ekim 2014 Cumartesi

The Signal/ Sinyal, William Eubank, ABD, 2014, Bilimkurgu, Macera


 Önceki filmi "Love/Aşk" ile başta Kubrick klasiği "2001: Space Odyssey/ 2001: Bir Uzay Macerası" olmak üzere bir seri bilim-kurgu klasiği filme saygı duruşu yapan ve bizi "duyguyu keşfetmek isteyen" makinelerin dünyasına götüren William Eubank, son filmi Sinyal'le çıtayı biraz daha yükselterek hem makinelere hem de uzaylılara selam veriyor bu sefer. Yine Aşk'daki gibi sade ve şiirsel bir anlatıma sahip olan film, iki üniversite öğrencisi hacker'ın bir kız arkadaşlarıyla beraber Nomad/Göçmen isimli bir hacker pirinden aldıkları çağrının peşinden gitmelerini anlatıyor. Üniversite birinci sınıf öğrencisi olan Nick ve Jonah bilişim teknolojisinde uzmanlaşmaya çalışmaktadır. Diğer yandan da hackerlık en büyük tutkularıdır. Nick'in kızarkadaşı Hailey, 1 yıllığına başka bir üniversitede okumaya gidecektir. Nick ve Jonah, onu yeni üniversitesine kendileri götürmeye karar verirler. Bunu yaparken de biraz gezme şansları olacaktır. İki kafadarın peşinde olan ve Göçmen lakabını kullanan bir hacker vardır. Ve yolculuk sırasında da onları rahat bırakmamakta kararlıdır. Nick ve Jonah, Göçmen'in yerini nihayet tespit eder. İkili, onu görmek için adeta yanıp tutuşmaktadır. Sonunda Göçmen ile çölde yüzleştiklerindeyse sonuç korkutucu olur. Nick, Jonah ve Hailey, uyandıklarında kendilerini bir tür hapishanede bulurlar. Buraya nasıl geldiklerini ya da neden tutsak olduklarını anlamaya çalışırlarken aslında çok daha büyük bir tablonun parçası olduklarını fark ederler. Film boyunca aşama aşama bu tablo bize de açık edilmesine rağmen asıl sürpriz hem bizi hem de Nick'i finalde beklemektedir. Finalde birden karşımıza çıkan o bir dakikalık sekans bir yandan film boyunca aklımızda yankı bulan sorulara cevap verirken bir yandan da bize 'neden şimdi burada bitti ki' dedirtmektedir. Zaten finaldeki sürpriziyle "Dark City/Gizemli Şehir"in finalini fazlasıyla anımsatan film, anlaşılıyor ki kurduğu uzaylı-makine ilişkisiyle de aslında Dark City'den feyz almaktadır. Dark City'de uzaylıların insanı insan yapan şeyi keşfetmek için kurdukları laboratuar-dünya söz konusuyken, Sinyal'de de bu dünya uzaylı teknolojisinin denendiği bir alana dönüşmüştür. Üstelik her iki filmde de baş kahramanımız finalde -gerçekliği saklayan-  duvarı yıkarak hakikate ermekte ve biz bunu her iki filmde de aynı açıdan görmekteyiz (sürprizi bozmamak için daha fazla detay vermiyoruz). Dolayısıyla nasıl ki "2001: Bir Uzay Macerası"nı seyretmeden "Love/Aşk"ı seyretmek filmi anlamanızı zorlaştıracaksa, "Dark City/ Gizemli Şehir"i seyretmeden de Sinyal'i seyretmek filmin özellikle finalini anlamanızı o kadar zorlaştıracaktır (NOT: Bu bir blogger ukalalığı değildir, her iki filmi de seyrederseniz ne demek istediğimizi daha iyi anlarsınız). Aslında finale kadar filmde ne olduğunu tam anlamakta zorlansanız da, veya hikayenin nasıl bir sona gideceğini çıkaramasanız da finaldeki son sahne herşeyi açıklamaya yetiyor... Yine tıpkı Dark City'deki gibi. 
Love/Aşk gibi sinemasal bağlantılar üzerine kurulu ve en sade şekilde çok şey anlatmayı başaran seyredilmesi gereken bir film Sinyal. 

NOT: Dark City/ Gizemli Şehir ve Sinyal filmlerinin final sahnelerinin ne kadar benzeştiğini görmek için buraya tıklayabilirsiniz. Ama film zevkiniz açısından bunu filmi seyrettikten sonra yapmanızı öneririz...
                                IMDb                             rottentomatoes                          metacritic

17 Eylül 2014 Çarşamba

Sinema Yazıları: Kapitalizm'in Sinema Salonları veya Sinema Salonları Kapitalist Bir Araç Olabilir Mi?

Ankaralılar bilir, çok değil bundan 22 yıl önce (bu benim üniversite öğrenciliğim zamanlarıma denk gelir) Ankara’nın en popüler sinema salonları arasında Metropol, Ankapol, Akün, Kızılırmak Sinemaları başta gelirdi. Bunlar bildiğiniz anlamda, yaşı 20 civarında olanların “bildiğiniz anlamda sinema salonları” lafından başka şey anlayacağı kesindir bu noktada çünkü onların zihnindeki sinema salonu kavramı kapitalizm tarafından yaratılan bir kavramdır, bir tek büyük salonu olan 300-400 kişilik salonlardı. Her hafta bir film oynar ve gene Cuma günleri film değişirdi. Sonra tekrar bir hafta aynı film gösterilirdi. Ancak şahlanan kapitalizm ve kapitalizmin başka bir yayılım aracı olarak Amerikan sinema sektörü Hollywood’un ürettiği filmlerin de sayısal olarak şahlanmasıyla beraber, kapitalizmin yayılmaya başladığı ülkelerde de “haftada bir film oynatma” politikası değişti. Tabii bunun için önce sinema salonlarının değişmesi gerekiyordu. Her hafta daha çok film oynatabilmek/ pazarlayabilmek için, daha çok sinema salonuna ihtiyaç vardı. Bunun üzerine önce Ankara’nın Metropol ve Ankapol gibi büyük ve tek salonlu sinemalarında olduğu gibi, o 500 kişilik salonlardan 100’er kişilik 5 salon çıkarıldı; hatta “cep sineması” adı altında bizim evdeki LCD’den biraz daha hallice perdelerin bulunduğu 50 kişilik salonlar bile yapıldı. Öyle ki bu salonlarda kolonların arkasına bile koltuk konup satışı yapıldı. Ardından özellikle yeni açılacak sinema salonlarının, Metropol, Ankapol, Kızılırmak, İstanbul’da da geçenlerde yıkılan Emek Sineması’nda olduğu gibi tek bir sinema binası olması yerine, bunların AVM’ler yani alış veriş merkezleri içerisinde yer alması sağlandı. Böylece sinemaya film izlemeye giden seyirciler, sinemadan önce veya sonra AVM’deki mağazalardan, marketten alış veriş yapmaya yani daha fazla para harcamaya yönlendirilmiş oldu. Hatta filmden önce sinemanın fuayesindeki büfeden patlamış mısır veya içecek vs. almak isterseniz, bu size dışarıdakinden 2 kat daha fazla fiyata satılacaktır. Bu da haftada bir veya hatta ayda bir sinema salonuna giden seyirciyi sömürmenin bir başka yöntemidir…
Ardından "teknolojik birer gelişme olarak" Dolby Digital ses kaydıyla ekranda gördüğümüz görüntülerin sesleri bangır bangır beynimizin içine sokulmaya başladı; elbette bu ses sistemi bizi gerçek dünyadan koparmanın ilk adımıydı. Tıpkı yolda yürürken kulaklıkla MP3 -o da artık cep telefonuna eklendi- dinleyen bir insanın etrafındaki diğer seslerden kendini soyutlayarak, onlara karşı kayıtsızlaşması gibi bir etki yapıyordu bu ses sistemi sinemaya gelen seyircide. Ardından 3D ve IMAX gibi teknolojiler eklendi sinemaya ve böylece seyircinin bu teknolojilerle birlikte sayısı daha da artan fantastik filmlerin dünyasına "neredeyse içindeymişçesine" girmesi sağlanıp 2 bazan 3 saat boyunca gerçeklikten iyice koparılmaya başlandı. Elbette bu durum seyirci üzerinde bir uyuşturucu etkisi yapmaya başladı ve gerçek dünyadan sıkıldığını, baskısı altında ezildiğini hissetmeye başladığı an bununla savaşmak yerine sinemaya giderek kendisini başka bir dünyaya atıp, 120 dakika da olsa gerçeklikten kaçıp kurtulmayı tercih etti. İşte bu tür sinema seyircisi Gezi olayları sırasında da devrim yapmak yerine elinde şarap şişesiyle poz vermeyi seçti ve Gezi gündelik yaşantımızın içindeki fantastik bir an olarak yaşandı ve yer etti zihnimizde.
Bu açıdan bakıldığında sinema salonları aslında bir anlamda "Platon'un mağara kuramı"ndaki gibi işlev görürler. Duvara yansıtılan hareketli resimlerle bize yeni bir gerçeklik yansıtılır; öyle ki bu gerçeklikte bir kötü adam olarak Erol Taş'tan öldüresiye nefret ederiz veya kahramanımız başroldeki genç kadını kurtarınca salonu alkış ve ıslığa boğarız, keza kahraman filmin sonunda ölünce gözyaşlarımızı tutamayız. Eğer bir insanı, Platon'un mağara kuramındakine benzer şekilde, doğduğu andan itibaren sürekli bir filmin oynadığı sinema salonunda tutarsanız seyrettikleri onun tek gerçekliği olacaktır. İşte 3D ve IMAX teknolojileri bu duygusal etkileşimi bir kaç basamak daha öteye taşıyarak, sanki biz o film içine ve o sinema salonunda doğmuşuz gibi, artık bizim o duvara yansıyan görüntünün bir parçası olmamızı veya öyle hissetmemizi sağlamışlardır. Tabii bunların hepsi bizim daha iyi film seyretmemiz için değil, kapitalizmin daha çok kazanması için yapılmaktadır.
Ayrıca yukarıda andığım Ankara’daki sinema salonları içerisinde sadece Akün Sineması bu teslimiyete karşı çıkmış, ancak diğer çok salonlu, 3D'li sinemaların kazancı karşısında ayakta duramayarak bir tiyatro sahnesine dönüşmüştür. Bunu da belirtelim dedik...
Öyle anlaşılıyor ki, sinema salonlarımızın şeklini de kapitalizm belirlemekte ve bunu bir sömürü aracı olarak kullanmaktadır…

NOT: Zaman zaman yazı edit edilecektir. Bu ilk kusmadır... Takip etmeye devam ediniz.

12 Temmuz 2014 Cumartesi

ARAYAN BULUR: "V For Vendetta'nın Gerçek Yüzü"

Biliyorsunuz "Arayan Bulur" başlığımız, kişilerin arama motoru Google'da arayıp da Google'un da o kelime için kişiyi bizim blogumuza yönlendirdiği, ama hiçbir şey bulamayıp geri döndüğü kelimeleri bir dahaki aramasında geri dönmesin diye açıklamayı amaçlamaktadır. Daha önce "Gözlük takıp görülen uzaylı filmi" arama cümlesi ile başlattığımız bu başlık, "V For Vendetta'nın Gerçek Yüzü" ile devam ediyor. Zira "V For Vendetta" filmi boyunca maskeyle dolaşan kahramanımız V.'nin gerçek yüzü ya da maskenin altındaki yüzü herkese dert olmuş durumda, Google'da o kadar çok aratılıyor ki şaşarsınız.
"Remember, remember, the fifth of november!"
"V for Vendetta"daki maskeli kahramanımız "V." film boyunca yüzünde bir Guy Fawkes maskesi ile dolaşır ve film boyunca maskeyi yüzünden hiç çıkarmaz. Daha doğrusu film süresince sadece bir kere çıkarır maskeyi, ama onda da gene yüzünü değil maskeyi görürüz. Maske dışında, V'nin başına taktığı bir uzun peruk ve son olarak da kostümünün tamamlayıcısı bir püriten şapkası vardır. Yani başındaki her bölge hiçbir yer görünmeyecek şekilde kapatılmış olur bu şekilde. Aynı şekilde bedeninin başka bir yerinde de tenine dair bir açıklık göremeyiz, ellerinde sürekli hiç çıkmayan bir eldiven vardır. Aslında ellerini bir sahnede kısa bir an görürüz (Evey'e yemek yaptığı ve Evey'nin sessizce arkadan geldiği sahne) ve gördüğümüz kadarıyla tamamen yanık iziyle kaplıdır elleri. Ancak Evey de gördüğü için hemen tekrar giyer eldivenlerini.
Film boyunca V'nin geçmişine ait çok fazla bilgi verilmez bize, V ile ilgili olarak verilen bilgilerin çoğu aslında yaşadığı toplumun da başına gelen ve iktidara yerleşen faşist yönetimin sebep olduğu şeylerdir. Filmin V'nin geçmişiyle ilgili bir geridönüş/flashback sahnesinde faşist iktidarın homoseksüelleri, beyaz ırktan olmayanları, Hıristiyan olmayan ve diğer ezilmişleri topladığı Larkhill'deki kampı görürüz. Burada insanlara işkence edilerek çeşitli ilaç deneylerinde kullanılmaktadırlar (V'nin acıya karşı o insanüstü dayanıklılığının sebebi de buradaki deneylerdir). V de işte bunların arasındadır, kimbilir belki önümüzden sıra sıra geçen insanlardan biridir? Bilemiyoruz. Bildiğimiz tek şey kendisinin 5 numaralı hücrede kaldığıdır; ancak hücresinin kapısında 5 rakamının Latince karşılığı vardır, yani "V". Bir gece Larkhill'de büyük bir yangın çıkar veya çıkartılır(!). Yangın sırasında 5 numaralı hücreden bir adam çıkar, her tarafı/bütün bedeni yanmış, teni erimiştir, ama asla dik duruşunu bozmaz, sanki hiç acı çekmiyor gibidir. İşte bu kişi, tenini kaybetse de tinini küllerinden yeniden doğuran "V"dir... Tıpkı Nazım'ın dizelerinde dediği gibi; "Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa."
"Sen yanmasan? Ben yanmasam? Biz Yanmasak? Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?"
Yani, V'nin görsel olarak, tensel olarak bir yüzü yoktur; yangın sırasında tamamen yanmıştır. Ancak o bunu kendi lehine çevirmiş, intikamın ve toplumun sembolüne dönüşmüştür. Çünkü maskenin altındaki yüzün hiçbir önemi yoktur; onu, sen de ben de takabiliriz. Hatta V'den sonra maskeyi Evey takarak ona bir nevi ölümsüzlük kazandırır. Artık "V" bir kişi değil, ölümsüz bir kavrama dönüşmüştür. Zira Evey'den sonra da onu başka biri takacaktır- filmde değilse bile çizgi romanda böyle (Burada Kızılmaske çizgi romanını hatırlayın. Onun da yüzünü sadece ailesi görebilirdi. Çünkü yerlilerin "Ölümsüz Ruh" dedikleri Kızılmaske yüzlerce yıldır yaşamaktaydı. Ama aslında olan maskenin babadan oğula geçtiğiydi, yüzünü kimse görmediği için hekes onu ölümsüz sanıyordu.).
"V"nin de dediği gibi;
"Bu maskenin altındaki et ve kemiklerden oluşan yüz, benim benliğime ait değil."
"Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var, ve fikirler kurşun geçirmez!"
İşte bu da "V" maskesinin ardındaki gerçek oyuncu: Hugo Weaving.