LOS ULTIMOS DIAS/ Dünyanın Son Günleri, David Pastor, Àlex Pastor, İspanya, 2013, Bilim-Kurgu, Macera

Bir yanardağ patlamasıyla dünyanın atmosferine yoğun miktarda kül yayılır ve bu küllerle birlikte yeryüzünün derinliklerinden gelen bir virüs de insanlığı kısa sürede etkisi altına alır. Ya da, filmdeki bilim adamlarının birdenbire ve sebepsizce ortaya çıkan ve kısa sürede tüm dünyayı etkisi altına alan bir "salgın hastalığın" sebebini, çok da bilinçli olmadan, salgınla eş zamanlı olarak gerçekleşen bu yanardağ patlamasına bağlarken yaptıkları açıklama budur. Aslında filmde karşımıza çıkan salgın hastalık bizim birer seyirci olarak çok da yabancısı olmadığımız türde bir salgın. Daha önce "sebepsizce ortaya çıkarak tüm dünyayı etkileyen metafiziksel salgın" örneklerini Shyamalan'ın "Happening/ Mistik Olay" filmiyle başlayıp "Blindness/ Körlük" ve "Fin/ Dünyanın Sonu" ile devam eden süreçte sinemalarda izlemiştik. Happening'de sebepsizce birdenbire delirerek intihar eden insanlar varken, Körlük'de ise birdenbire sebepsizce körleşen insanlar vardı (yalnız bu siyah bir körlük değil beyaz bir körlüktü. Görme yetisini kaybedenler bembeyaz bir boşluk görüyorlardı -gerçi körlerin siyah bir boşluk gördüklerini nereden biliyoruz ki?). Fin/ Dünyanın Sonu'nda da insanlar birdenbire ve sebepsizce ortadan yok oluyorlardı. "Los Ultimos Dias/ Dünyanın Son Günleri"nde ise "Panik" adı verilen hastalığın etkisiyle insanlar birdenbire ve sebepsizce bir "agorafobi"ye kapılıp, evlerinden, işyerlerinden dışarı çıkamaz hale geliyorlar. İnsanlar hastalığa yakalandıklarında neredeyse hayatlarının geri kalanını da orada geçirmek zorunda kalıyorlar. Dışarı çıkmayı denediklerinde ise ölümle sonuçlanan bir panik-atak krizi geçiriyorlar; filmin özellikle bu sahnelerinde panik-atak sahibi seyirciler kriz anlarının ne kadar gerçekçi ifade edildiğini çok iyi anlayacaklardır. İnsanlar gökdelenlerde, iş merkezlerinde, AVM'lerde, metro duraklarında, evlerinde hapi kalmış şekilde yaşamlarını devam ettirirken; iyi organize olmuş gruplar hayatta kalıp su ve yiyecek sıkıntısı çekmezken, organize olamayan gruplar ise açlık ve susuzlukla karşı karşıya kalıp su ve yiyecek için savaşmaktadırlar. Kimi gruplar da hapis kaldıkları binaların bodrumlarından metro tünellerine yeni tüneller açarak, şehir de ve binalar arasında dolaşabilmektedirler.
Yoksa doğa filmler aracılığıyla bize bir mesaj mı vermeye çalışıyor?
Hastalığa yakalandığında iş yerinde olan kahramanımız Marc da bu tünel kazan gruplardan birindedir ve metro tünellerine çıkıp hamile sevgilisine ulaşmayı amaçlamaktadır. Kazdıkları tünel metroyla birleştiğinde yatalak babasının yattığı hastaneye gitmek isteyen ve bir GPS'i olan Enrique ile iş birliği yapar. Film bir yandan onların yer altındaki yolculuklarını, karşılaştıkları yozlaşmış grupları anlatırken, bir yandan da geri dönüşlerle salgın öncesi hayatlarını ve salgının nasıl başladığını anlatmaktadır. Salgının başlarında panik- atağa dayanamayan insanlar tıpkı Happening'de olduğu gibi intihar etmektedirler, hatta arabada olmaları da onları panik-ataktan koruyamamakta ve kaza yapmaktadırlar. Salgının etkisi olan panik-ataktan korunmanın tek yolu tamamen camdan da olsa bir "mekanda" bulunmaktır. Bu da aslında günümüz modern insanın en büyük hastalığıdır: Kendisini camdan da olsa dört duvarla sınırlandırmak, şehirlerini dört duvar oluşturacak şekilde yüksek betonarme gökdelenlerle, binalarla çevirmek ve kendisini doğadan uzaklaştırmak. Film de bunu vurgularcasına hep cam kaplı yüksek binalara odaklanır, ortada doğaya ait bir tek belirti göremezsiniz. Filme hakim olan metalik-mavi renklerde doğanın canlı renkleri adeta soyutlanmıştır. Doğanın canlı renkleri sadece Marc'ın sevgilisini gördüğü hayallerinde karşımıza çıkar. Aslında bu da bize filmdeki salgının sebebini açıklamaktadır. Tıpkı yukarıda kısaca değindiğimiz üç filmdeki gibi, doğa kendisini dışlayan, diktiği yüksek duvarlarla kendisini bir parçası olduğu doğadan soyutlayan insanlıktan intikam almaktadır. "-Ne kaldı Marc?" diye sorar filmin bir sahnesinde Enrique, ve ekler "-Zaten biteli çok olmuştu!". Çünkü insanoğlu uzun süredir doğadan kopuk olarak yaşamaktadır, Enrique ise cebinde sağdan soldan topladığı tohumları taşımaktadır doğaya borcunu ödemek için. Salgının en ilginç noktası ise, salgın henüz dünyayı tamamen etkisi altına almamışken aslında ilkel kabilelerin bu hastalığa karşı bir tür bağışıklıkları olduğunun anlaşılmasıdır. Çünkü bu ilkel kabileler doğaya saygılı, onun hayatlarındaki yerini ve önemini bilen, kendilerini yüksek duvarlarla sınırlandırmayan, doğayla içiçe yaşayan insanlardır; kendisini sürekli bir mekan içerisine yerleştirmeye çalışan ve ancak bir mekanla ve mekanda varolabileceğini sanan modern insanın aksine. Filmin bir sahnesinde Marc ve Enrique sığındıkları kilisede bir ayıyla karşılaşırlar ve onu öldürmek zorunda kalırlar. Bu sırada ayının boynundaki madalyonu görüp kahkaha krizine tutulurlar. Ayının madalyonunda "Zoo Barcelona/Barselona Hayvanat Bahçesi" yazmaktadır; ayı oraya yürüyerek ve serbestçe gelmiştir, kendileri ise şimdi gerçekten bir Barselona Hayvanat Bahçesi olan, beton duvarlar arasında hapistirler. Evet, insanlar dışarıya çıkamasa da hayvanlar özgürce gezmektedirler artık dışarda. 
Finalde hamile sevgilisini bulan Marc'ın karşısında çok büyük bir sorun vardır. Metro tüneli sadece sevgilisinin bulunduğu binanın karşısındaki binaya kadar gelmektedir. Tünelin ötesi tıkanmıştır, tıpkı o anda Marc'ın da tıkandığı gibi. Karşı binaya geçebilmesi için tek seçeneği vardır, dışarı çıkmak... Enrique'nin ona verdiği doğanın yeniden dirilişi ve doğayla yeniden iş birliği yapmak anlamına gelen tohumları da cebine koyan Mark, belki de tohumları taşıdığı için doğanın ona acıması/ bir şans daha vermesi nedeniyle, sonunda karşıya geçmeyi başarır. Yıllar sonra, onları hem çocukları doğmuş hem de bir serada tohumları yetiştirir olarak görürüz. Dünyadaki bütün betonarme binalar doğanın özgürce büyümesi sonucu yeşil dallarla kaplanmış ve adeta doğa tarafından o kötü renkleri ve biçimleri silinmiştir. 
Üstelik yeni doğan çocuklarda artık Panik hastalığının etkileri de görülmemekte ve dışarı çıkabilmektedirler.
Aslında doğa insanlığı formatlamıştır. Anne babaları eski/kötü nesil olarak binalar içinde yok olacakken, onlar korkusuzca dışarda dolaşıp doğayla barışık yeni bir dünya kuracaklardır...
Özellikle ülkemizdeki şartları ve iktidar politikalarını göz önünde bulunduracak olursak mutlaka izlenmesi gereken bir film Dünyanın Son Günleri. Özellikle Mistik Olay, Körlük ve Dünyanın Sonu'nun dahil olduğu kategorinin en iyi filmi olduğunu da belirtelim.
"-Ne yani artık lağımlarda mı yaşayacağız?"
Gözlük ve pencere camları tarafından filtrelenmeden gelecek olan güneş ışınlarına hazır mısın Marc?

Yorumlar

Popüler Yayınlar